bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2018 Pazartesi

, ,

Fotoğraf


Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, bir taraftan korkuyorum diğer taraftan merak içindeyim. mevsim sonbahar olduğundan mahalle oldukça sessiz ve sakin, bu mevsimde terketmeye başlıyorlar insanlar yazlıklarını yavaş yavaş. En sevdiğim mevsim güz mevsimi, gökyüzü keskin ve göz alıcı bir mavi olmaz artık ve gözlerimi acıtamaz, şekilden şekile renkten renge giren bulutlar, orada burada,istediğiniz biçime girerek, ardından çıkıverecekmiş gibi duran bir mucizeyi saklar ya da en azından ben öyle hayal ederim. Kaldı ki mucizelere dair hayaller dahi yaşadığın toprakların tozundan suyundan etkileniyor. Hiç durmayın sorun insanlara, hayatta başınıza gelen en muhteşem şey nedir diye, alacağınız cevaplar; insanların hayal güçlerinin yaşadıkları hayatla doğru orantılı olarak ne derece kısıtlı olduğunu gözlerinizin önüne serecektir.

Bu sefer inatla çalmaya devam etti kapı elime telefonu aldım. 155 e bastım ve parmağım arama tuşunun hemen üstünde aşağı indim, inmemem gerekirdi belki de. Kapıya yaklaştım, bilmem hangi kuvvetin etkisiyle çevirdim anahtarı. kapı gıcırdayarak açıldı, hiç gıcırdadığını hatırlamazdım ve bir anlığına kendimi başka bir evde sandım, ne garip bir his, neyse ki uzum sürmedi. Kapıyı açtığımda gördüğüm karşısında daha da şaşırdım. Kaç yaşında olduğunu kestiremediğim, 4-5 yaşında diye tahmin ettiğim bir kız çocuğı kapının önünde gülümseyerek dikiliyordu. Elinde süslü püslü bir kutu vardı. Karanlık bir gecede ayışığı dahi yokken çocuk kocaman görünmez bir spot ışığı altında gibiydi. Işığın nereden geldiğine kafa yoramayacak kadar şaşkındım, gene de kendimi toparlayarak sordum:

-Nereden geldin böyle? Ne tarafta oturuyorsunuz? Annenin babanın haberi var mı bu saatte burada olduğundan?

Çocuk hala gülümsüyordu. Yüzünde ne kadar çok çil vardı öyle, kumral saçları iki örgü yapılmıştı ve üzerinde oldukça eski yıllara ait eski püskü bir tulum vardı. İçinde minicik çiçekleri olan pembe bluz bana eskilerden bir şeyi hatırlattı ama neyi? Bir şeyler söylemeye niyeti yok gibiydi. Kutuyu kapının önüne nazikçe bıraktı ve geri döndü, nereden geldiği belli olmayan ışık da onu takip eder gibiydi, bahçeden çıkınca gözden kaybettim. Kutu önümdeydi açıp açmama konusunda kararsızdım. Bu arada kuvvetli esen bir rüzgarla aniden üşüdüm, kutuyu da alıp içeri girdim. Miko delirmiş gibiydi, arkamda onu zar zor teskin etmişken şimdi kutu çok bariz olarak sinirini bozuyor gibiydi. Sakin olmasını söyledim, biraz hırlayıp söminenin önündeki yerine geri yattı. Yaşlı köpeğim, akıllı köpeğim benim.

Köpeğimi sakinleştirebilmeme rağmen, Ben de çok heyecanlıydım, kutuyu tutarken bir taraftan ellerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum. üzerindeki mavi kurdelayı yavaşça çözdüm. Kutunun üst kapağını kaldırdım, içinde çok çok eski yıllara ait bir fotograf vardı. Küçül bir çocuk pasparlak yemyeşil gözleri, musmutlu, güven ve huzur dolu, tatlı mı tatlı, saf mı saf gülümsemesi ile annesinin elini tutmuş, ötesini görüyormuşcasına doğdoğru kameranın lensine bakıyordu. Bu fotografa ilk baktığınızda Tanrı bu ailenin başına kötü bir şey getiremez derdiniz, hayır getirmemeliydi, hiçbir anne be çocuğun başına kötü bir şey gelmemeliydi. O çocuğu, şimdi çok iyi yerlerde güzel bir iş ve kendine layık bir eş ile çocuklarını severken hayal edebiliyordum, herkes gibi o güzel gözlü kız da onurlu insanca bir hayat sürmeliydi. Dikkatlice baktım fotografa, tekrar tekrar. Kutuyu bana getiren kızın ta kendisiydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gecenin dördü olmuştu, üşüyordum ve üstüne üstlük ölmüş olması çok muhtemel bir çocuk, kendisinin ve annesinin fotografını bir kutu içerisinde kapıma getiriyordu. Gözlerim kapanmaya başlamıştı, dogru düzgün düşünemediğimin farkındaydım. Uyumaya karar verdim.

Sabahın ilk ışıkları pencereye vurmaya başlamıştı bile. Ölü ve yılgın güneş. Kaç milyar yıldır oradaydı ve hala bu dünyada olan biten bu kadar kötülüğe rağmen nasıl ve neden ışıklarını göndermeye devam ediyordu? Çoktan patlayıp kara deliğe dönüşmesi gerekmez miydi? Yüreği nasıl dayanabiliyordu ısıttığı dünyanın üzerinde dökülen o kadar kana? Ben bile dayanamazken ve şimdi kimbilir neden ölmüş bir çocuk...

Neyse ki uyuyakalmışım. Kalktığımda saat öğledensonra ikiydi ve bombardıman gibi gürleyen gökgürültülerinden sonra inanılmaz bir yağmur başlamıştı. Yağmuru izlerken yavaş yavaş dün geceyi hatırladım ve çoktan ölmesi gereken güneşi.

Miko hala şöminenin önünde yatıyordu, kutu sehpanın üzerindeydi. Fotograf şöminenin üzerinde asılıydı. Oraya koymadığıma çok emindim, kutuya gittim, kapağını açtım, bir tane fotograf da oradaydı. Elimde birbirinin tıpatıp aynısı iki fotograf vardı. Anlam verebilmemin imkanı yoktu, olasılık dahilinde olan tek şey benim hala uyuyor olmamdı. Fakat uyanıktım hiç olmadığım kadar, hatta o kadar uyanıktım ki yağmur damlalarının tek tek düşüşlerini dahi hissedebiliyordum, cama vururkenki seslerini çok net duyuyordum, camda birleşerek minik nehirler oluşturmalarını, sokakta bir köpeğin kuyruğunu kıstırarak yağmurdan sığınacak bir yer aramasını, çevremde anlık olarak olup biten her şeyin büyük bir farkındalıkla görüyordum.

Bir diğer olasılık daha vardı elbet. Aynaya baktım ve korkuyla geri fırladım. Aynadaki ben miydim? Yüzümün yarısı yanıktı, bembeyaz saçlarım omuzlarıma iniyordu. Kırış kırış olmuş yüzümde yılların hezimetini gördüm, gözlerime baktım sönük yeşil gözlerime ve sonra herşeyi hatırladım o minik kız çocuğunu, yaşama sevincini, büyük hayallerini, insanlara olan güvenini, sevgiye olan inancını, dünyanın yeşil, kalplerin temiz, dimağların açık, vicdanların ana sütü kadar beyaz olacağına dair olan o sapmaz ve kaymaz güvenine.

Bendim o bendim. O körpe, temiz dimağın, o naif saf gülümsemenin sahibi bendim. Beni ezip geçen ve böyle yaralı, böyle tek başına bir dağ evine atan, hiç durmadan dönen çarkların gözü açık esiri ve sevgili tanrının yanlış gezegene atıverdiği zavallı kız çocuğunun dramı bir film şeridi gibi akıyor yağmur damlalarının çizdiği yolların arasında bir yerlerde.

Yüzümü kimin yaktığını hatırladım, tüm o insanımsıların yaptıklarını bir bir, tek tek hatırladım. Yağmur şiddetlendi ve ben en az onun kadar çok gözyaşı döktüm, tüm dünyayı gözyaşlarımla temizleyebilir miydim? o kadar çok gözyaşı var ki buharlaşıp acılaşarak bize geri yağan, ben de o gözyaşlarının sahiplerinden biriyim, başınıza, size gerçeği, ne kadar kötü, bencil, gaddar olabileceğinizi göstermek için yağacağım. Başıma ne geldiğinin önemi yok, anlatmam size. Biliyorum yağmur dinecek ve ben gene kendimi ve o küçük kızı unutacağım ta ki gömülmüş olan gecenin bir yarısı kapımı geri çalıp sabahına yağmurla sizin başınıza yağana dek.

Hoşçakalın, yağmurlarda görüşmek üzere...

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

, , ,

Darağacı


Pencere boşluklarından şöyle bir göz gezdirdim, her geçen gün daha da yıkılıyor ev ve neredeyse gözlerimin önünde oluyor bu olay. Eski evimizin bir arka sokağında oturuyorum artık, her ne kadar ürksem de doğduğum büyüdüğüm yerden, bir tarafım kaldı buralarda, başka diyarlara gittim ve geri döndüm. Şu anda tam bir harabe olan bu ev elbette her zaman böyle değildi, bir zamanlar mutluyduk, en azından salonun ortasına o kocaman, dehşetengiz darağacını kurana kadar.

Her şey oyun gibi başladı, o zamanlar abimin hasta olabileceğini hiç düşünmemiştik, o kadar pırıl pırıl, zeki bir gence toz kondurmamız mümkün değildi. Ben ortancaydım, benden küçük bir de kızkardeşimiz vardı, onun olaylarla pek ilgisi yoktu ve tam tersi etkilendi. Annem babam olayları anlayana kadar olan olmuştu, bize bakmak için geç saatlere kadar fabrikada çalışmak zorunda olmaları ve sırf bu yüzden bize bakamamaları da düpedüz bir ironi.

Abime geri dönecek olursak, kendini "cezalandırıcı melek" olarak adlandırıyordu, bunun ne demek olduğu ile ilgili hiçbir fikrimiz yoktu, eve geldiğimizde yaptıklarımızı teker teker anlatmamızı istiyordu, her nasıl oluyorsa yalan söylememiz mümkün değildi. En ufak ayrıntıya kadar her şeyi istiyordu, izinsiz bahçeye girip komşunun portakallarını hapur hupur yediğimi ondan saklamayı düşündüm, gözlerime öyle bir baktı ki oracıkta hıçkırıklara gömülüp minik hırsızlığımı olduğu gibi anlattım. Cezam çok garipti, salonun ortasına bir direk dikmek zorunda kaldım, ailemiz bunu oyun gibi görüp hiç ses etmediler. O direk öyle kalmadı, elindeki çizime göre ve bizim günahlarımızın boyutuna göre bir şeyler ekliyorduk, sonunda neye benzeyeceğini tahmin etmem mümkün değildi.

Küçük kardeşimin bir kaplumbağı ters çevirmesi ile tamamlandı yapmak istediği şekil, ona "nihai kurtuluş" adını verdi, kaplumbağaya kadar nice nice günahlarmız vardı, abim tarafından sorguya çekileceğimizi bile bile yapıyorduk; kurbağa larvalarını dereden alıp toprağa gömmek, mahalleden bir şişkoyla patates çuvalı diye dalga geçmek, kedi yavrularını seveceğiz diye anneden uzaklaştırıp bilmeden ölüme terk etmek, sapanla kuş avlamak.

Kaplumbağadan sonra bizi sorgulamaz oldu abim, gitgide garipleşiyordu, hatta son zamanlarda gözle görülebilir bir şekilde zayıflamıştı, hiçbir canlının katledilmesine daha fazla ortak olamam diyerek sadece bitkisel ürünlerle beslenmeyi seçti, bize de anlatmaya çalıştı fakat biz bunu yapamadık, etin tadı çok güzeldi. Yaptığı şeyin büyük bir saçmalık olduğunu düşündük, nasıl olsa tüm yaratıklar insanlar için yaratılmamış mıydı? Kadınlar erkekler için yaratıldığı gibi, koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar, havada uçanlar, suda yüzenler de insan için değil miydi?

Kendi kendine konuşur olmuştu evin içinde bir oraya bir buraya giderek, bizimle konuşmaz oldu, salona kurduğumuz şeyin anlamından korkmaya başlamıştım içten içe. Böyle böyle annemiz ve babamız kendilerini şirketlere kırdırırken -ki o zamanlar durum şu zamanki kadar vahim değildi ve aklımıza gelmezdi daha da kötüleşeceği -abim komple delirmiş olarak evin içine kapattı kendini.

"Bütün canlılar birbirini yiyor, etlerini lime lime parçalıyor, kemiklerini kıtır kıtır kırıyor, insan hepsini yiyor, birbirini yiyen canlılar topluluğu, birbirinin üstüne basan canlılar topluluğu ve doymak bilmez hırsıyla aralarında en kötüsü insan. Doğuştan kötüyüz, bunu biliyorum ve kendime dahi engel olamıyorum. Nihai kurtuluşuma gidiyorum ve geride kalanlar için üzülüyorum. Güle güle."

Bu notla astı abim kendini salondaki "şeye". Kendi ellerimizle kurdurttuğu şeye, darağacına, katili biz olamayız ama şimdi şimdi anlıyorum ki biz onun gözünde insanlığın minik temsilcileriydik ve ona anlattığımız ve bizim önem vermediğimiz her şey onun gözünde insanın kötülüğünün simgesiydi, çünkü bilinçliydik ve kötü olmaya karar vererek yapıyorduk kötülüklerimizi. Ailemin içler acısı köleliğinin anlamını da öğrendim kendim onların konumuna acınası bir şekilde düştüğümde, zavallı abim bunları hep biliyordu, gereksiz yere bu dünyada olduğuna inandı hep, şimdi yaşadıklarıma baktığımda; onca zaman ekmek için eşeklik yapmış olmama, sırtımdaki kambura, suratımdaki pis yalaka sırıtışa, yüzümde ona buna laf anlatmaya çalışırken oluşmuş minik kırışıklıklara, bacağımdaki varislere, gözlerimdeki hüzne, içimdeki kedere, keşke onunla gitseydim diyorum, keşke. Tüm varlıklar ve insan; kadın ve erkek onuruyla yaşamalıydı bu mavi kürede. Ama olmadı yapamadık, zamanımı ve içsel doğamı sattım bir hiç uğruna. Ne gerek vardı? Şimdi 75 yaşında elim ayağım tutmazken bunu düşünüyorum ve kendimi asacak kadar gücüm bile yok.

Esindaş