küçürek öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küçürek öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2019 Cuma

,

Ölümüne Bir Yarış


“Tanrım lütfen bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun. Tanrım yardım et lütfen, lütfen, lütfen”.

“Ağlamayı bırak artık hadi. Kalk ayağa, belki kurtulabiliriz, düşünmemiz lazım, birlik olursak bir çıkış yolu bulabiliriz. Neden olmasın? Benim de moralim çok bozuk ama görüyorsun ya soğukkanlılığımı korumaya çalışıyorum”. Bir taraftan beni sakinleştirmeye çalışırken diğer taraftan da gözlerini benden saklıyordu. Ağlıyordu biliyorum, yapamayacağımızı o da benim kadar biliyordu fakat teslim olmaktan ziyade çırpınmayı tercih ediyordu.

Ben ise tamamen kaybetmiştim kendimi. Kadere mi ağıt yaksam tanrıya mı bilemiyorum –gerçi her ikisi de aynı şeye çıkmaz mıydı? Nasıl olmuştu da böylesine kötücül bir yarışmaya kendimi dâhil edebilmiştim. Son beş yıldır ülkede çok popüler bir yarışmaydı. 60 kadar insanı üç ay boyunca dış dünyaya kapalı bir alanda geniş kapsamlı bir eğitimden geçiriyorlar ve sonunda birinci olan insanı çok yüksek bir konuma getiriyorlardı; hayatı kurtuluyordu tabiri caizse.

İki aydır buradaydık ve bir şeylerin ters gittiğini ilk beş hafta içerisinde anlamıştık. Her hafta 5 kişi eleniyordu, son hafta ise 4 kişi elenecek böylece toplamda 59 kişi elenmiş olacaktı. Bu çok normaldi; elbette yarışmalarda insanlar elenecekti. Fakat böylesine bir yolla mı elenmeliydiler? Hayır, elbette ki hayır.

“Dinle beni Zeynep: Çitlerde bir boşluk gördüm, bence oradan kaçabiliriz dersten hemen sonra -eğer ki yeterince şanslıysak bugünün elenenlerinden değilsek tabi. Öğretmenler eleyecekleri kişileri kendi odalarına alıyor ve birkaç saat oldukça meşgul oluyorlar. Bizi fark etmeyebilirler. Sen ne dersin? Yardım et bana!”

Kaçış yolu bulabilmek için çaresizce zorluyordu zihnini. Böylesine bir trajedide insanın elinden ne gelir ki Tanrı dahi izlemeyi seçmişken hem de. Kimlerin eleneceğine dair belirli bir patern yok gibiydi; tamamen rastgele bir biçimde her hafta 5 kişiyi seçiyorlardı. En son sıra arkadaşımı almışlardı ki tek hatası derste yere kalemini düşürmek olmuştu.  Cevap veremedim Alev’e; cevap bekliyor muydu ki? Biliyordum ki en az o da benim kadar çıkışın olmadığına çoktan kanaat etmişti ve şimdi sadece boş bir çabalama içindeydi; karar verdiğimiz şeyi yapmamız gerektiğinin farkındaydı. Ah zihin! Ne zaman kurtardı ki insanı kendi zindanından ve ne zaman çözebildi bağlı tüm zincirleri canlılıkla ruh arasında? Ne zaman yardım edebildi acı çeken, acı çektirilen bir insana?

Olayları ben görmüştüm ve anlattığım tek kişi Alev’di. Meraklı bir tabiatım vardı; elenenlere en azından bir neden söylerler diyerek takip etmeye niyet ettim; çok zor ve stresli oldu fakat başardım. Öncelikle bir odaya aldılar çağırdıkları beş kişiyi ve tahta banka oturttular; ben o esnada hafif aralık kapıdan kalbim ağzımda izliyordum. Karşı bankta ise keçiler oturuyordu ve öylesine korkunç bir görüntüydü ki korkumdan neredeyse çığlık atmak üzereydim. Keçilerden biri-ki büyük ihtimalle en yaşlısı- gözetmen kadınlardan birine hafif bir baş işareti yapar yapmaz kadın orada öylece korkmuş bir şekilde bekleşen yarışmacıların üstüne iki bidon benzin döktü; onlar şaşkınlıktan hareket dahi edemezken üzerlerine yanan kibriti atarak tutuşmalarını sağladı. Tanrım! Tanrım! Gözümün önünde canhıraş haykırışlarla yanarak can verdiler.
Bu saçmalığın bir son bulması gerekiyordu. Bir müddet konuşmadan oturduk sonra bakışlarımız çarpıştı; yapılması gerekeni yapacaktık ve asla irademizi birkaç keçiye teslim etmeyecektik. Hayır, bunu kabul edemezdik; çaldığım benzin bidonunu elime aldım. Alev onaylayınca üzerimize döktüm ve çakmağı çaktım.

Esindaş

10 Ağustos 2019 Cumartesi

, , , ,

Ay Işığı ve Çürük Elma


Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözlerim açık mıydı, kapalı mıydı farkında değildim fakat her koşulda başımın  üzerindeki ışınların zihnimin derinliklerine daldıklarının farkındaydım. Hareketsiz kalmıştım, sesimi çıkarmam mümkün değildi. Korkuya rağmen çok güzel bir his, bir nevi kutlu bir huzur tarafından zihnim ele geçirilmiş gibiydi ve zihnimin içinden konuştu benimle, bir melodi gibi, defalarca dinleyip unuttuğum bir müzik gibi, kelimelerle değil, çoktandır duyup duyup umursamadığım bir şarkı ile konuştu benimle

 -Bu bir rüya biliyorsun değil mi? Eninde sonunda uyanacaksın, kat kat birbirinin içine girmiş tüm o rüyalardan kafanı kaldırdığında, hala bir rüya daha kalmış olacak.  –Uyanmak istemiyorum, kaçmak istiyorum, beni yakalayamasın istiyorum. Kafamı kaldırmamak, gözlerimi açmamak, o malum boşluk canavarıyla karşılaşmamak istiyorum. Ah, hayır, yardım et bana. Beni bulamasın. Fakat gün geçtikçe yaklaşıyor biliyorum, nefesini hissediyorum ensemde. Gitme, kal, karşılaşamam onunla. Korkuyorum çok, uyandırma beni.

-Hayır, hayır, hayır. Sakın!

 Nefes nefese kalktım.

Altı üstü bir rüyaydı, uyanmak istediğim rüyalardan biri, hiç uyanmak istemediğim bir rüya daha var ki, zihnimin bir kenarında tozlu raflarda öylece duran bir hikayeyi bana tekrar tekrar dinletmeye çalıştığını fark etsem de, değişikliğe olan korkuyla karışık direncimle dinlediğimi yaşamaya devam ediyorum.

Zor bela kahvemi yaptım ve kaç gündür dışarı çıkmadığımdan ve de biraz  da ferah bir nefes almak istediğimden kendimi istemeyerek de olsa  dışarı attım. Yılların elma ağacı sapsarı kurumuş dallarıyla sanki  bana hayatın asıl ve gizlenen tarafını anlatır gibiydi, karşısına  geçtim ve oturdum. Üzerinde kurtlar dolanıyordu, elmalar çürümüş  olmasına rağmen, kupkuru dalların arasında sarımsı-kahverengimsi  renkleriyle hala daha ağaca tutunma gayreti içindeydiler, oysa ki  çoktan yere düşmüş olmalı ve toprağa karışmaya başlamalıydılar? Tıpkı  ben gibi, direnç gösterdikleri belliydi gelecek olana. Fakat kaçış  nereye kadar? Bahçe duvarı yer yer çatlamaya başlamıştı bile. 

Beni saran garip, yeni ve değişik hislerle oturakaldım bahçede. Güneş  o kadar parlaktı ki, uzun süre kalınca net görememeye başlamıştım  çevremi hatta bir zaman sonra ortamın loşlaşmaya başladığını fark  ettiğimde de bunu gözlerimin güneş ışığına alışmasına yordum ve  kahvemi yudumlamaya devam ettim. Aradan 10 dakika geçti geçmedi  bahçede yeşil olan ne varsa solmaya ve sararmaya başladı fakat  enteresan bir şekilde elma ağacı gitgide parlaklaşıyor ve yeşeriyor  gibiydi. Yeşil canlı ve hayat dolu gördüğüm  ne varsa tüm renklerini  kaybediyor ve kendilerini yer çekime bırakıyorlardı. Elma ağacı zaman  geçtikçe parlak yeşil yaprak dolu dallarını gurur duyarmışcasına öne  arkaya sağa sola doğru uzattıkça uzatıyordu.  Arkamı döndüm ve denizin  artık mavi değil koyu griye yakın bir renk olduğunu fark ettim.  Çevrede tek bir insan yoktu. Gördüklerimin gerçek mi yoksa bir nevi  rüya mı olduğunun da farkında değildim. Çevremi tanımakta zorluk  çekiyordum. Bu esnada elma ağacımdaki elmalar kıpkırmızı  olgunlaşmışlardı bile. Oturdum kaldım, nerede olduğumu kestiremiyordum  artık.  

Ağlamaya başladım, ne bildiğim bana acı veren dünyadaydım ne de  ötekinde, arada bir yerlerde, içimi yakan, gönlümü karartan  düşüncelerle sallanıyor olmalıydım. Böyle bir anda çıktı geldi, elma  ağacının yanında belirdi ilk ve sanki havada yürüyormuş gibi yaklaştı  yanıma. Dişi mi erkek mi olduğunu anlayamamıştım ya da gerçekten bana  yaklaşıp yaklaşmadığını, uzaklaşıyor da olabilirdi. Fakat yanımda  belirince birden içime inanılmaz bir ferahlık geldi, nerede olduğumu,  bana neler olduğunu umursamıyordum bile. Parlak uzun saçları vardı ve  kocaman gözleri menekşe ya da mor renkliydi, minicik bir burnu ve  incecik dudakları vardı. Onun periler diyarından geldiğine o kadar  emindim ki. Yanımda olması yetmişti bana, yanımdan hiç kalkmasın  istiyordum. Öylece oturalım, dünyalar birbirine girsin, çarpışsınlar,  yok olsunlar umurumda dahi değildi. İçimden 'kim olduğunu bilmiyorum  fakat sakın gitme' diyordum. Defalarca tekrarladım bunu ve konuştu  sonunda benimle, ağzı oynamıyor gibiydi, belki de o konuşmuyor da ben  onu konuşturuyordum. 

-Dinle beni, ne kadar acı çektiğini biliyorum ve sen acı çekerken  sanma ki yalnızsın. Seninle birlikte ağlayan düzinelerce varlık var  senin bilmediğin. Kalbini kapatma sakın, ne olursa olsun, Tanrıdan  uzaklaşma sakın, ne olursa olsun. Yere yığıldığını gördük biz, kapkara  gözyaşlarının toprağı suladığını gördük biz, senin acınla solanları  gördük biz ve fakat her şekilde sana hala el vermeye çalıştıklarını  gördük biz. Sen fark etmesen de, sen bilmesen de her gözyaşın bir  serçeyi öldürüyor burada, her gülüşün bir papatyayı canlandırıyor  burada. Görmesen de, duymasan da. Bir daha gelmeyeceğim yanına, bir  kez daha anlatılmayacak bunlar sana, sen bize gelene kadar bu son  görüşmemiz seninle.  

-Lütfen bir kaç dakika daha. Anlat bana elma ağacını nesi var? Neden dünyayı ters yüz ederek anlattın bana?

 -Elma ağacının ölmesi gerekiyordu, eğer yaşasaydı diğer her şey ölecekti. Bunu görmeni istedik. Dünyayı ayakta tutmaya çalışanlar bunu sana göstermemi istediler. Şimdi tercihini yapmalısın. Artık vedalaşmalısın elma ağacı ile ve onu kökünden kesmelisin. İçinde ölüp giden tüm duyguları da aynı şekilde denize atmalısın. Ayaklarını sımsıkı yere bağlayan cehennem zebanilerine izin vermemelisin ve ölene kadar yaşamalısın. Anladın mı beni? İyice anladın mı?

Esindaş


9 Temmuz 2019 Salı

, , , , ,

Yıldız Tozu


Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.

Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:

"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı,  yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.

Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok  daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık.  Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde  sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını  iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı?  Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?

Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.

Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!

Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar  her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.

Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."

Esindaş

22 Mayıs 2019 Çarşamba

, , ,

Bir Ölümün Ardından



Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacivert bir günün gecesiydi bu; sabaha sağ salim çıkacağınızı bilip bilmediğiniz gecelerden. Rüzgar bir değişik sallıyordu ağaçları, hışırtılar daha yoğundu, dolunayın ışığı altındaki gölgeler daha büyüktü. Kimsecikler yoktu arkadaki tek katlı evlerde, mahalle tamamen boşalmış gibiydi. Daracık yoldaki sokak lambalarından biri yanıp sönüyor, ortamın olduğundan daha da garip görünmesine neden oluyordu. Evlerden birindeki açık kalan kepenkler arada bir hızlıca çarpıp yerimden sıçramama neden oluyordu. Tek bir köpek havlaması yoktu, sanki hepsi birden kaybolmuş gibiydiler ya da belki de bir şeyleri bekliyorlardı kimbilir. Arka odadaki yer minderinin üzerine büzüşmüş bir şekilde, hiç lamba yakmadan, demir parmaklıklı geniş pencereden dışarıyı izliyordum. İçimdeki garip ürpertiyi son haftalarda başıma gelen akıl almaz olaylara bağlasam da, gecenin korkusunun içimde ağ kurmasına engel olamıyordum. Neden bu gece?

Aşağıya, mutfağa indim. Akşam yemeği yememiştim, bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Ekmeğin arasına ne bulduysam doldurdum, bir de güzel sahanda yumurta ile yanına müthiş bir filtre kahve yaptım ki; neşemi anca bu getirebilirdi.

Babamın ölümünün üzerinden tamı tamına 33 gün geçmişti ve ben hala hayata dönemiyordum, kaç gün sürecek acım, kaç ay, kaç yıl? Sürekli dolacak mıydı gözlerim? Korkunç bir pazar sabahı, sanki her şey normalmiş gibi cıvıldayan kuşların sesiyle kalkıp 10 dakika sonra kaybetmiştim babamı, annemin hastalığının acısına daha fazla dayanamayan babamı, ardımdaki dağı. Babam; varlığını hiç bilmediği ve fakat hep orada duran ve her daim destek olan arkasındaki koskoca dağı, anca kendi babası göçtüğünde diğer diyarlara, fark ettiğini söylemişti ben çok çok küçükken, unutmadım ya hiç o dediğini, o zamandan beri babamı ulu bir dağ bilmişimdir hep ve meğer insan kırkından sonra da yetim kalır imiş, hem de nasıl kalır imiş, hem de nasıl! Gene ağlıyordum işte, mutfaktaki kağıt havlu ile sildim gözyaşlarımı, tepsiyi alarak, geri odaya çıktım.

Gecenin korkunçluğu içinde, bir şeyler beni yeniden hayata bağlar gibiydi ve bu düpedüz şakacı Tanrı'nın bir işi olmalıydı. Hazırladığım aperatİfleri silip süpürdüm. Kahvemi yavaş yavaş içmeyi tercih etmişimdir hep. Dalların hışırtıları dışında, boğuk sesler geliyordu dışarıdan Nedense o sesleri dahi sevdim, içimdeki ürpertiyi, serin havayı, bahçedeki asma yapraklarının neredeyse pencereden içeriye uzanacakmış gibi uzuyor gibi görünmesini ve hatta ayın gökyüzünden yeryüzüne yaklaşıyor gibi gitgide büyümesini de sevdim. Tüm bunlar normal bir gecede çok garip olmalıydı fakat ben, garipsemeyi ve hatta ürkmeyi bırakmış gibiydim.

Gökteki küçük bulutlar arada bir dolunayı kapatsalar da ortam tam olarak kararmıyordu; büyük ihtimalle ayın normalin 2-3 katı kadar büyüklüğe erişmiş olmasından dolayıydı. Birilerine telefon açmalı mıydım? Herkes aynı şekilde görüyor muydu göğü ve ayı? Saat neredeyse sabahım üçüydü ve tanıdığım herkesin uyuduğuna emindim. Zaten babamın cenazesindeki olaylar nedeniyle pek bir yakınım kalmış sayılmazdı ve fakat ne gerek vardı? Herkesin birbirini gereksiz yere yerip, gereksiz yere övdüğü bu saçma sapan ilişkiler yumağında, insanın delirmemesi adına tek başına kalması daha hayırlı görünüyordu. Delilikten öte hiç bir şey sizi topluma bağlayamaz ve delilerin arasında her daim "asıl deli" sizsinizdir. Bu yüzden eğer gerçekte bir deli değilseniz, deli numarası yapmayı kesip, toplumla bağınızı koparmanız gerekmektedir. Ben tam da bunu yaptım, deli olmadığımı haykırdım ve de şimdi burada acaip sesler ve çok çok büyük bir ayın eşliğinde kahvemi yudumluyorum. Şakacı!

Arka bahçenin hemen önündeki evin pencerelerinden birinde titrek bir ışık görünceye kadar, hala daha normalleştirecektim, tüm bu acaip gecenin anlamsız ve ürkünç olaylarını fakat benim için bile bu kadarı fazla. Yıllar var ki o evin sahibi gelmiyordu evine. Başına ne geldiği ile ilgili bir fikrim yoktu, pek de tanımazdım zaten kendisini. Oradaki titrek ışığı yakanın bir hırsız olması kuvvetle muhtemeldi. İçerinin görünmeyeceğinden emin olsam da- keza tek bir ışık yoktu- pencerenin kenarından, başımı pek de kaldırmadan bakmaya çalışıyordum. Ay evin tepesine kadar inmiş gibiydi ve öylesine aydınlandı ki, gözümü kısmak zorunda kaldım fakat ne kalktım yerimden ne de bakmayı bıraktım, kalbimin göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpmasına rağmen ve de göreceklerimin acaipliğinden belki de nefesimi verip, geri alamayacağımı tahmin etsem de mıhlandım oracığa.

Balkona gözlerini dikmiştim, yukarıdaki büyük büsbüyük ay parlamayı bir an olsun kestiğinde titrek ışığın balkona kaydığını fark etmiştim. Titrek ışığın sigaradan geldiğini gördüğümde , o sigarayı tutanın babam olduğunu anında anlamıştım. Balkonun demirlerine tutunmuş bana bakıyordu. Derhal kalktım yerimden, avazım çıktığı kadar bağırıyordum, 'bekle baba, beni bekle, geliyorum, ne olursun bekle'. El salladı bana, gülümsüyordu. Ta küçüklüğümden beri bildiğim ve beni dünyaya karşı koruyan kocaman bir gülümsemesiydi o, 'hiçbir sorun yok, her şey yolunda' gülümsemesiydi o, hatta belki de şakalaşacaktı benimle, biraz daha kalsa, ah biraz daha. Fakat gidecekti belli, çırpınsam da, ağladam da, yalvarsam da gidecekti. Ay yukarıya doğru, eski konumuna yol almaya başlayınca, babamın silüeti de yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir kaç dakika içinde ne o kocaman aydan ne de babamdan eser yoktu. Oracığa yığılsam da, içimde, derinlerde bir yerlerde tuttuğum huzuru geri çağırmaya hazırdım artık, tonlarca gözyaşı ve binlerce parçaya ayrılmış kalbimin kırıntıları arasında, yok olmasından korkup, sakladığım o minik pırıltıyı-huzuru- geri çağırdım ve tanrıya olan inancımı geri kazanarak, dualarla uykuya dalmaya hazırlandım.

Esindaş

6 Nisan 2019 Cumartesi

, ,

Fötr Şapkalı



Gece telefonlarından hep korkmuşumdur, hayırlı haber almak mümkün değildir neredeyse, karanlık iş başındadır, karabasanlar, ecinniler, arada bir yerlerde sıkışıp kalmış acaip ruhlar. Benim için ise, belki de her şeyi başlatan , tüm karayı üzerime basan ve beni ışık diyarından ayıran fötr şapkalı, kalem etekli, uzun boylu bir kadındı. Rüyalarımda karşıma çıkan bu kadınla epeydir tanışıyorum gibi, ömrümün farklı devirlerinde farklı farklı şekillere girse de, kaplamanın ardındaki kötülüğü gözden kaçırmam mümkün değil. Fakat bu sefer, belki de ilk defa adımı söyleyerek beni yanına çağırdı. Adımın bilinmemesi gerekiyordu, ne de yerimin, yurdumu... Kaçmam gerektiğini biliyordum, rüyalarımda saklanmam gerektiğini, diğer dünyada tanınmadan yürümem gerektiğini. Onca çabalamama rağmen beni buldu uğursuz. Bu dünyada görseniz asla korkmazsınız kendisinden, hatta belki de cana yakın ve sevimli bulursunuz fakat ben değil. Defalarca karşılaştığım bu korkunç ruhu başımdan defetmem gerektiğini biliyorum.

Ağlayarak uyandım. İçimde inanılmaz bir can sıkıntısı, göğsüm daralıyor gibi, nefes alamıyorum neredeyse. İşte telefon böylesi bir anda çaldı. Babam annemin uyumasını beklemiş o yüzden böyle bir saatte aramış ve neredeyse fısıltıyla ve ağlamaklı bir sesle annemin hasta olduğunu söyledi. Babanızın ağladığını duymamışsınızdır hiç, ne de aklınızın ucundan dahi geçmemiştir; annenizin daha genç sayılacak bir yaşta hayatınızdan kayıp gideceği ve bu başınıza geldiğinde ardınızdaki tüm dağlar tek tek yıkılır. Benim de yıkıldı ya, içime ağladım ya, bir kerecik belli etmedim ya ne acımı ne üzüntümü, yıllardır yaptığım gibi göğsümde kocaman bir karabasanla yığıldım kaldım yatağın üzerine. Savaşmak ama neyle? Neye karşı?

Tanrıya karşı baştan mağlubum ben, öyle olduğunu düşünmeseler de tüm insanlar gibi yenik başlıyorum hayata ve yenik düşüyorum hayata.

Her şey hayal gibi şimdi, bugün varsın, yarın yoksun şu yalan dünyada.

Fötr şapkalı kadının rüyalarımda ortaya çıksa da hayatımı etkileyebilecek güçte bir zehir taşıdığını böylece öğrenmiş oldum ben ve büyük ihtimalle geçersiz ve bolca bir umutla karar verdim; rüyalarımda zırhımı giymeye, saklanmadan savaşmaya ve onunla göz göze gelmeye, böylece annemi kurtarabilir miydim vücudunu saran zehirden? Bunun imkansız olduğunu söyleyen mantığıma da savaş açtım ve sadece ve sadece önsezilerimle harekete geçtim.

Kendimi toparlamam için bir kaç gün yetti ve yeşilliklerin, maviliklerin, denizin ve dağın tepenin arasında geçirdiğim huzurlu bir günün gecesinde bilinçli bir uykuya daldım. Tanıdık bildik öteki dünya her zamanki gibi kapkaranlıktı, güneş nadir yüzünü gösterir burada ve sokaklar pistir, evsiz, biçare insanlarla doludur, ara sokaklarda çok daha tehlikeli işler çevrilir ve yanlışlıkla bir ara sokağa dalarsanız büyük ihtimalle öldürülürsünüz. Bir kaç defa düşmüşlüğüm vardı bu sokaklardan birine, ölümün kıyısında dolanırken kendimi zorla uyandırarak belki de mutlak ölümden kurtuldum. Ölmeyi denese miydim? Ne olacaktı bana? Hangi dünyada kalacaktı cesedim? Belki bir gün ama şimdi değil.

Kendimi saklamadan daldım en korkulu ara sokağa. Çevreme bakındım, birkaç alkolik ve uyuşturucu müptelası kartonların üzerinde yağan yağmura aldırmadan ölü gibi yatıyorlardı. Zihnimde girmem gereken binanın haritası oluştu. Birkaç yanlış girişimden sonra binayı buldum. Buradaki tüm binalar gibi meczup, virane bir yapıydı. Yer yer dökülmüş sıvaları, çatlak duvarları arasında simsiyah su akıyordu, merdivenler yapış yapıştı. Korkmadım, iğrenmedim, tek amacım vardı ve odaklanmıştım. 7 kat çıktım ve 13 numaralı dairenin kapısını çaldım. Oradaydı düşmanım biliyorum. Kapı çok da beklemeden açıldı. Halamın silüetindeydi bu seferkinde, aldırmadım, halamı içimde öldüreli ve kötülüğünü tamamen sindireli çok olmuştu. Bu kadar cesur olabileceğim benim de aklıma gelmezdi, fakat içimde bir gram korku, endişe ve kaygı duymadan, kendimden emin bir şekilde seslendim fötr şapkalı yaratığa: - Çık saklandığın yerden ve mertçe dövüş benimle. Ne ölümden kaldı korkum, ne yaşamdan. Eğer istediğin buysa ona da amenna, fakat evvelinde hem rüyalar alemindeki hayatımdan, hem de dünya hayatımdan bir an evvel çıkacaksın.

Esindaş

9 Mart 2019 Cumartesi

, , , ,

Düşmek, Düşünmek ve Düş Görmek



" Sakin ol, her şey yoluna girecek lafını birilerinden duymayı o kadar isterdim ki; birinin sırtıma vurup hiçbir sorunun olmadığını söylemesini, hayat bu demesini, yanlış yoktur demesini. Tek yanlışın bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmek olduğunu söyleseydi ya biri bana! Sırtıma usulca dokunup; 'her şey geçiyor, kış da bahar da , yağmur da kar da, güneş de ay da, sen de ben de, önemi yok dolayısıyla ne senin ne benim' demeliydi birisi. Ağlamamamı üzülmememi, göz açıp kapayıncaya kadar avuçlarımdan kayıp giden bir ömrün elemle, kederle geçmesi kadar acınası başka bir durum olmadığını, ne olursa olsun, hayata ve tanrıya, evrene ve yıldızlara, aya ve güneşe, atalarıma olan inancımı kaybetmemem gerektiğini. 'Doğduğunu nasıl bilmiyorsan, öldüğünü de bilmeyeceksin, bir an varsın, hemen ardından göçüp gitmişsin' demeliydi o kişi bana. Annem demeliydi, babam demeliydi. Gök gözlü dedem, gök gözlü ninem demeliydi.
Hayır demedi fakat kimse. Doğuştan bende var olan melankoliyi anlayamadılar, anlatamadım. Yağmurla, rüzgarla, depremle, yıldırımla, şimşekle mücadele edemeyeceğim söylenmeliydi bana. Boyun eğmeliydim belki de. Ne de olsa hayatın ta kendisinin boyun eğmeyenlerle ilgili bir sorunu var gibi. O boyun eğilecek, o kibir bitecek, o gururla bakan gözler, gözyaşıyla dolacak, yerçekimi kurban ister, yerin altı kurban ister ve ne acıdır ki; gökten geleni yutar, yerin dibine çeker. Ellerİn o yüzden göğe dua eder de sen bilmezsin nedenini. "Kurtar beni tanrım, bir güç benİ çekiyor. Kurtar beni tanrım çok fecİ düştüm ve düşüyorum. Göğe katına al beni". İç çekişlerin yersiz, iç çekişlerin boşuna. Avuçların terler, kendini çekip kurtaramazsın topraktan. Topraktan imal kırılgan bedenin, geri dönüşecek elbet yapıldığı maddeye.
'Çok feci düşmüşüz, haberimiz yok, düşerken düş görüyoruz, haberimiz yok, düşerken düşünerek var ediyoruz haberİmiz yok. Hepsi bir düş haberimiz yok.'
Bunları da deseydi ya o biri bana. Düşe kalka öğrenmeseydim, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kalbimdeki cevherden daha mühim olmadığını neden demedi kimse bana? Olaylar geçer, mevsimler geçer, rahimler açılır, mezarlar açılır, birkaç kemik parçası için miydi onca savaş?. "Gözlemleyen gözlemlenenin bir parçası olduğunda işte o zaman olan olur, sakın tepedeki gözlem evinden ayrılma" da denmedi bana. Kendi kendime düşüp düşünüyorum öylece şu koca düşün içerisinde."

Gökkuşağı renkli bir kazak vardı üzerinde, kapalı havaya, griye, siyaha, laciverte inat güneşin renklerini giymişti üzerine. Ve de buraların havasına karşın huzurluydu o, sakindi o. Güneş imiş ismi zira. Her hafta aksatmadan ip alırdı benden, rengarenk ipler. Arada bir yaptığı şeyleri giyer gelirdi, tıpkı bugünkü kazağı gibi, her seferinde yapılışındaki incelik afallatırdı beni. İnanılmaz güzellikte kazaklar, bluzlar, etekler çıkardı ellerinden. Renkler daha bir çoşardı sanki, şekiller başka diyarların kapıları gibi gelirdi gözüme. Nasıl bunu beceriyor bilemezdim. Sormalıydım, bu fırsatı kaçırmamalıydım: - Affet sorumu şimdi. Çok güzel konuşuyorsun, çok güzel anlatıyorsun. Başından neler geçti kimbilir. Asıl merak ettiğim şu; neden sürekli örüyorsun ve nasıl bu kadar güzel olabiliyorlar?

Gülümsedi hafifçe narin sarı bir papatya gibi, saçlarının arasından bir demek ışık geçti, kızardı iyice, gözlerine değdi sonra o ışık, pasparlak iki küreye döndüler. Afallamıştım 'nesi vardı bu kızın böyle'
Saymak için örüyorum, sayılarla örüyorum, ilmek sayıyorum, sayarken anıyorum ayı, yıldızları, dağları, tepeleri, denizleri ve okyanusları Tanrımı anıyorum. Başka bir şey düşünmeme gerek yok benim. Hayat ister üzerinizden kara bir bulut gibi geçsin ve sırılsıklam etsin sizi, ister parlak bir güneş ısıtsın sizi, ister ayağınızın dibindeki yer sallansın ve ister arkanızdaki dağ yıkılsın sadece sayıyorum ben. 1,2,3,4,5. 1,2,3,4,5. Doktor doktor dolaştırdılar beni sayma hastalığımın tedavisi için. Fakat aslına bakarsan önce doktor hanım ve beylerin kendilerini tedavi ettirmelerİ lazım, sağlam bir inanç ve temiz bir kalp için. Şaşkın şaşkın bakmayın öyle. Zararım yok benim. Şimdi sizinle konuşurken içimden 10 defa 294983740 sayı. - Zikretmek gibi öyle mi?
- Bilmem ki. Bu benim doğrum. Kapıları bu yolla açıp kapıyorum. Nasıl diyeyim, bu dünyanın yükü omuzlarıma düştü ve ben de düşmekten ve düşünmekten yoruldum. Bir kapı var ki, onu açarsam tamamen gideceğim belki de. Fakat neyse, başınızı çok şişirdim, deli saçması bunlar, çok kanmayın bana. Hoşçakalın.

O kadar hızlı kalktı ve gitti ki, başım döndü hızından. Hiçbir şey diyemedim. Yoğun bir gündü o gün. Baya bir müşteri dolmuştu. Unuttum sayılır neredeyse. Çoluk çocuk ve eşim derken pek düşünmedim kızıl saçlıyı. Fakat o bir daha hiç gelmedi. Haftalarca, aylarca gelmedi. Kayıp ilanı çıkarmış ailesi. İşte o vakit düştü aklıma düşlerin, düşüşlerin, düşünmelerin çok çok ötesine geçmeyi başaran kızıl saçlı, zümrüt gözlü kız.

Esindaş

31 Ocak 2019 Perşembe

, , , ,

Bitmeyen Yağmurlar


Saçlarına bir gecede ak düşüvermiş, bir gecede. Bir gecede ak düşüvermiş saçlarına. O upuzun sapsarı saçları gri oluvermiş. Aralarda güneş ışıltısına benzer birkaç demet sarı saç geçmiş günün hatırası olarak kalmış. Masmavi gözlerinin sönmüş feri. Şen şakrak bakan gözleri saçları kadar gri, kapalı ve bulutlu bir gökyüzü gibi artık. Kışa dönmüş ruhu, yağmur olmuş oluk oluk akmış, bitmemiş yağmurlar, açmamış güneş, kalakalmış, donakalmış soğuk mu soğuk bir kış gecesinde.
Anlatamadıkları var biliyorum. Anlatamayacakları var hissediyorum. Çay yapmış koydu önüme, yanıbaşımızda çıtır çıtır yanan sobadan ufak korlar atılıyor etrafa, gök kara, ev kara fakat saçları gri işte, gözleri gri. Elleri mi titriyor bardağı tutarken, akıtmadığı gözyaşı mı kalmış gözlerinin çukurunda,  sürekli mi dolu dolu bakar insan? Gözyaşı bürümüşken gözünü insan hayatı nasıl görür? Hafif bulanık ve olabildiğince kekremsi. Anlatacak mı bana gerisini? Tek arkadaşı değil miyim ben ve belki de şimdi tek yakını? Susmalıyım biliyorum, soramam biliyorum. Sobaya biraz daha odun atıyorum, bir bardak daha çay katıyorum bardağıma. Sessizce bekliyorum, yanıbaşına gelip, pencereden dışarıya bakıyorum. Bir anlığına, sadece bir anlığına gördüğüme inanamıyorum, güneş batmadan evvel ya da henüz batmışken kıpkırmızı bİr alev yutmuş gibi yeryüzünü, öylesine kırmızı bir parlaklık, ağaçlarda, yollarda, arabalarda, evlerde ve hemen ardından mosmor kesiliyor herbir yer. Denİz mor, gök mor, siyah mor, mürdüm mor. Kalbim duracak gibi oluyor, ona bakıyorum gördü mü diye. Görmüş besbelli, ıpıslak gözbebeklerinde şaşkınlığı görüyorum, son bir parıltı daha ve başı öne düşüyor tekrardan.
Dayanamadım daha fazla ve sordum artık sormam gerekeni:

-Ne olur anlat bana! Kulağa delice gelse de bilmem lazım sana olanları. Lütfen! Yargılamayacağım, soru sormayacağım, üstelemeyeceğim, sadece anlat.

Baktı gözlerime, bir ölünün bakışları bile daha sıcak olmalı dedim içimden. Buz kesmiş içinde bir yerlerde bir şeyler donmuş, kalmış öylece. Fakat anlattı bana:

-Çok garip değil mi? Mutluluklar ve ömürler inanmayacaksın ama üzüntüler dahi hep gün batımı kadar kısacık bir anda tezahür ediyor. Zamanı uzatan  biziz, lastik gibi çekip bırakıyorız onu. Yazan da biziz, çizen de. Bana ne olduğunun uzun solukta hiçbir anlamı yok belki de tekrar unutacağımdır, bu hayatta olmasa da,  sonsuzlukların birinde, ömürlerden birinde, bu göklerin herhangi birinin altında tekrar görene kadar  dün gece gördüğümü, gömülü kalacak kayıtlı defterlerin birinde. Nasıl söyleyeyim? Nasıl anlatayım? Bu bitmeyen yağmurların bir hikayesi varmış. Öylesine yas tutup, öylesine ağlamıyormuş gökyüzü. Bir öleni varmış, bir kaybı varmış meğer ve onun kaybı zamanımızın daraldığına bir dalalet. Feryat figan bağırmış gökyüzü, ağlamış, sinirlenmiş, gürlemiş ve yağar olmuş sürekli. Yağarken gördüm, kendi gözlerimle gördüm. Bakar olmasaydım keşke gecenin bir yarısında, görür olmasaydım keşke. Tüm kutsal varlıkların teker teker katledilişini gördüm, ataların ruhlarına işkence yapıldığını gördüm, yaka paça sürüklendiklerini gördüm, yağmurlarla beraber yere cansız hallerinin yağışını gördüm, yeryüzünde toprağın en dibine atıldıklarını gördüm, kalelerin zapt edildiğini gördüm, kötü çok kötü güçlerin her yeri ele geçirdiğini gördüm, sürüngene benzer, yılan gibi kıvrım kıvrım dolanan yaratıkların göğü ele geçirdiğini gördüm. Her yere dağıldıklarını gördüm, derin ve belki de binlerce, onbinlerde yıllık bir savaşın bizim göğümüzde de başladığını gördüm. O sırada oldu olan, saatler sonra baktığımda aynaya, tanıyamadım kendimi. Kötülüğe karşı elimdeki tek kozum beyaz saçlarım mı ola? Bu derece garip ve kırılgan bir bedenin içinde elimden ne gelir diye ağladım, ne kadar küçük ve aciz bir yaratığım diye ağladım. Gökle bir oldum ağladım, fakat sonra bir şey oldu, düşen yıldırımla birlikte, minicik küçücük  bir kuvvet hissettim içimde, toprağa düşen ulvi varlıkların tohuma dönüştüğünü ve toprağa yayıldığını hissettim. Fakat sanki toprak bendim, kanımda onlara ait bir şey varmışcasına damarlarımda akışını duyumsadım. Bedenim zayıf mı zayıf olsa da kanımdaki gücün farkına vardım.  Yarınların birinde, ya da çok daha yakın bir vakitte tohumların büyüyüp yüceleşeceğini gördüm gözlerimin arkasıyla,  nasıl görüyorsam geçmişi gözlerimin önüyle, öylece görüp bildim. Saçlarım beyaz ve kanım yüz milyonlarca yıllık, bedenim ise toza küle dönüşecek bir göz açıp kapama süresinde.  Bilginin ufacık bir kısmı ile deli divane oldum ben. Hadi şimdi sen söyle? Ne olacak bana? Ne olacak bize ve onlara? Geçmişi mi gördüm, geleceği mi? Hadi anlat bana! Susma, susma, susma....

Sustum, kalktım yerimden usulca boş bardaklarla beraber, çay koydum, yerime geçtim. Cama vuran yağmurlarla irkiliyordum artık. Kim bilir  neler ve kimler toprağa gömülecek... Kim bilir... Sustum, sustum, sustum. Bir daha konuşabilecek miyim bilmem.

Esindaş

10 Aralık 2018 Pazartesi

,

Pişmanlıklar


Gecenin bu saatinde sokakta, anca, yükleri ağır, omuzları düşmüş, yaşamakla yaşamamak arasında sıkışmış kalmış, yüreklerindeki acının aksine gözlerine delici bir umursamazlık düşmüş gariban, çaresiz insanlar dolanırdı, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya. Başlarını kolay kolay kaldırıp yukarıya bakmazlardı, bakamazlardı, boyunları eğik, başları eğik, yaratıcıdan umudunu kesmiş yaratılanlar ordusu. Bu sokağın özelliği buydu, tek bir sokakta sanki tanrının elini, eteğini çektiği, gazapla doldurduğu insanların tüm acısı birikmiş, şehrin diğer kısımlarına ulaşmasın diye, çevresi koca koca betonlarla çevrilmişti. Lüks plazalar, yıkılmak üzere olan iki üç katlı apartmanların üzerine gölgelerini vermekle kalmıyor, tüm haşmeti ve ağırlığıyla başaranlar ve başaramayanlar arasındaki büyük farkı gözler önüne seriyordu.

Üzerimde eskimiş, yer yer delinmiş sabahlıkla pencerenin önüne oturmuş, dolaplardan birinde zar zor bulduğum kahveyle kendime neredeyse ziyafet çekiyordum. Küflenmiş peynir ve bir iki dilim ekmek de vardı bu sofrada. Kirasını gene geciktirdiğim iki odalı bu evin belki de en güzel tarafı, tüm komşularımın bir nevi hayattan koparılmış, kendi kararlarının esiri olmuş güzel kafalı, sohbeti hoş insanlar olmasıydı. Evet, biz büyük hayallerİn yıkıntıları altında kalmış ve de kalkmaya mecali olmayan, kimilerine göre küçük, kimilerine göre fazla büyük insanlar olarak, pişmanlıklar apartmanında yerlerimizi almıştık. Çok değil iki üç seneye ev sahibi bir inşaat firmasına verecekti elbet bu viraneyi de, parlak insanlar otursun diye, bizi yıkıp geçeceklerdi ki baktığında değerimiz ne olabilirdi ki? İki üç notanın oluşturduğu bir melodinin altınla ölçüşemeyeceği bariz değil miydi?

Her zaman böyle bir insan değildim elbette. Kendi kendime, birer birer tuğla koyarak ördüğüm hayatın içine hapsolduğumu hissetmemle beraber, her şeyi, dört köşenin arasındaki her şeyi, tüm emeklerimi, işimi, aşımı, karımı ve çocuğumu tek çırpıda, bir sabah kafamda aniden beliren çılgınca bir düşünceyle bıraktım ve gittim. Özgürlüğe, yapmak istediğim şeye doğru yelken açtım. Ben bir müzisyenim. Hayatım boyunca yapmak istediğim tek şey de müzik olmuştur. Kafamda notalar ve melodiler döner, bazı bazı dünya kocaman bir müzikal bahçesidir gözümde. Dünyanın melodisini duyarım gece gözlerimi kapattığımda, ayın, güneşin ve de yıldızların türküleri ile titreşir yüreğim fakat şimdi görüyorum ki aslında ciğeri beş para etmezler konumuna çoktan koydu geçmişimdekiler beni.

Nasıl anlatırım bilemiyorum? Bir taraftan lanet olsun müziğe ve müziğin tanrısına, diğer taraftan başka türlüsünü hayal dahi edemem ki ben . Belki bir gün herkes Tolstoy olacak ve müziğin aslında sana bilmemen gereken, duymaman gereken şeyleri söyleyen ve tam da bu yüzden dilini çözemediğin bu acaip 'şeyin' seni kimselerin bilemediği, kimselerin göremediği, vahalara, cennetlere ve cehennemlere taşıyan, sırra vakıf olmadan, yarım yamalak bildiklerin ve gördüklerinle seni esir alan esareti altında seni köleleştiren bir gizem curcunası olduğunu anlayacak. Elimde bir anahtar ve hangi kilidi açtığını bilemiyorum ve sırf bu anahtar için yaktım, yıktım ve de toza döndürdüm.

Gün ağarıyordu yavaştan. Oturduğum yerden başımı kaldırıp aynaya baktım. Hüzün ve pişmanlık dolu gözlerime, birbirine giren saçıma, sakalıma. En çok kim acı çekti benim yüzümden? Çalıştığım iş yerinin patronu değildir elbet, gerçi harbi bir insandı ve severdi beni, gene de altı üstü bir çalışanım. Çalışma arkadaşlarım belki, nedensiz toparlanırlardı çevremde, ne de olsa gülmeyi de severdim güldürmeyi de. Kalbimi kimseye tam olarak açmadım ben, gülüşlerimin altında yatanı bilmez kimse. Mutluluğumu, mutsuzluğumu da. İnsanlara en ufak acımı gösteremem, ben ne de kanayan yaramı. Böylesine bir yalnızlık çok tehlikeli çok.

En çok acıyı anam çekti benim yüzümden hala daha üzülüyor halime. Ah anam ah, gel yerimde ol da, benim gibi bak hayata, anlam görülmeyen yerdeki anlamı görür gibi olurum ben ve anlamı olan çoğu şey gözümde o derece manasızlaşır ki, sanki manasızlıklar denİzinde boğuluverecekmişim gibi kaçarım oradan.

İnsanlar doğar, insanlar ölür. Tüm bunların arasında bir kaç nefeslik can ile, kendimi kapatmalı mıydım hayatın zindanına? Bu, küle dönecek beden vasıtasıyla görüp göreceklerimle yetinmeli, aldanmalı mıydım? İnanmalı mıydım yeşilin yeşil, mavinin mavi olduğuna? Eğer hayat bu kadarsa ve ben eninde sonunda çürüyecek bu bedenden ibaretsem, zaten bu bugün olmuş, yarın olmuş ne fark ederdi ki? Bilmeliydim bana gösterilmeyen şeyin ne olduğunu, görmesem de duymak istedim, duyurmak istedim, ötesiyle ilgili ufaktan bana sızdırılan ya da en azından benim öyle olmasını dilediğim o kutlu bilgiyi.

Gerçek manayı buldum gibi anne! Sayfalarca melodim var benim. Her biri bir anahtar gibi. Örtü kalkıyor arada sırada ve ben o ihtişam, güzellik ve sevgi karşısında o kadar küçülüyorum ki, bir daha asla kalkamayacakmışım gibi soluğumu kesen bir büyü ile efsunlanıyorum. Görülmemesi gereken, duyulmaması gereken ne varsa bir görünüp, bir kayboluyorlar ve ben deliriyorum, manyak oluyorum. Yakamoz gibi ellenmeyen, parıldayan şeyler deryasında ben, küçülmüş ben... Kahvem çoktan bitmişti, güneş epey yükselmiş, yatma vaktim gelmiş. Gündüzleri parlamayı sevenlere bırakıyorum, benim gözlerimi alıyor o kadar parlaklık, geçmiş yaşını, kırışıklıklarını, elmaslarla, yakutlarla kapatmaya çalışan yaşlı bir kadın gibi yeryüzü de üzerinde kaynayan kötülüğü güneş ışığı altında mazur gösteriyor, fakat ben görüyorum!

Yatmadan son bir kez gitarıma baktım. Sessizce iyi uykular diledi bana, bir tek ben duydum.

Esindaş
, , , ,

Fırtına


Sonunda karar verip evden dışarı adımımı attım, pek hevesli değildim gerçi, ne denize girmeye ne de güneşle yüzleşmeye fakat günlerdir evden dışarı çıkamamanın verdiği bunaltı daha fazla oturmama engel olmuştu. İçeride bıraktım onu, kendi kendine idare etmeyi biliyordu, hatta belki de günlerce tek başına kalabilirdi eğer ki ben daha kaygısız bir insan olabilseydim ya da daha arkadaş canlısı.

Yavaş yavaş indim yokuştan, benim gibi bir kaç insan da yürüyordu; anneler ve çocukları, mahalleden komşular, sevgililer, yazlıklara gelen misafirler. Bir kaç tanıdığa başımla selam vermek zorunda kaldım göz göze gelince. Hiçbir gruba ait olamamak böyle bir şey işte ya da kendi zihninin içine hapsolmak ya da geride bıraktığınız kişinin zihnine hapsolmak, hem bundan bir dereceye kadar memnun olmamak hem de kaçmak için hiçbir şey yapamamak. Başımı önüme indirdim ve şapkamın kenarları arasına sığındım. Sahil oldukça kalabalıktı. Kayalık ve bolca deniz kestaneli bir yer olduğundan genelde iskelelerden girmeyi tercih ediyordu insanlar fakat ben değil. İlerleyerek kuytu bir kayanın dibinde şans eseri boş yer buldum. Hava çok sıcak değildi ve karşı koylardan gelen tatlı bir esintiyle minik dalgalar eşliğinde sallanıyordu deniz. Çok vakit kaybetmeden atladım denize, harika bir ılıklığı vardı, uzunca bir süre çıkmadım da ta ki rüzgar artana, dalgalar kıyıya çok daha sert vurana kadar.

Aklım bir taraftan da oğlumdaydı. 30 yaşındaydı. Yaşıtları çoktan iş güç sahibi olmuş, evlenmiş yuva kurmuşlardı; tabi bunlar, sözüm ona mutluluk, güvence vermesi beklenen ve bir nevi insanın aslında ne kadar yalnız olduğunu unutturuverecekmiş gibi kurumlaşmasını sağlayan müstesna ve güzide faktörler fakat hayat yapacağını yaparken her türlü güvenceyi, her türlü kurumlaşmayı bir çırpıda söküp atabiliyor.

Hayata karşı insanların gerçekte güvencesi ne olmalı sorusunun cevabı şu yaşıma rağmen hala bende yok ve de dolamayan boşluğu nasıl anlamlaştırabileceğime dair bir ipucu ki o boşluk en çok da o kazadan sonra gözüme görünür olmuştu.

Oğlumu tam olarak anlayabilmemin imkanı yok. Zihninde neler geçiyor, ne düşünüyor bunların hiçbirini bana anlatmadı. Elimde 5 yıl önce bana dedikleri dışında onunla ilgili hiçbir bilgim yok. Bilge kişilerin dediği gibi; "hiçbir şey zamanın hiçbir noktasında sizin olmamıştır, bu bir illüzyondur". Oğlum da bana bir yabancı. Dalgalar gitgide büyüyor, ayaklarıma kadar değmeye başladı su. Bu mevsimde denizi böylesine dalgalı görmeye alışık değilim, şaşırdım biraz, ayağa kalkıp insanları gözlemledim, dalgaların farkımda değillermiş gibi rahat rahat takılıyorlardı, ben de umursamamaya karar verdim.

Aklımın beş yıl öncesinde bu derece takılı olması hepimiz için büyük bir travma olmasıydı ki o travma neticesinde 'hayatta bir şey olmaz' dediğim evliliğim bitti. 27 senelik evliliğim tek kalemde sonlandı. Hayatın vururken iyi, kötü, yalan, yanlış ayırt etmediğini ilk defa o zaman kendi gözlerimle gördüm; aslında herkese eşit mesafeliydi fakat mesafeyi koruyamayanlar insanlardı. Hayatın onların lehine ya da aleyhine olduğuna inananlar, seçilmiş ya da bahtsız olduğunu düşünenler arasında da hayat için bir fark yoktu. Fırtınanın hangi ağacı, hangi aileyi devireceğinin umurunda olmaması gibi.

O gün fırtına bize çarptı. Böylesine bir fırtınayı hiçbir zaman yaşamamıştık aynı zamanda akıl almaz bir yağmur yağıyordu, bardaktan boşanırcasına yağıyor demek dahi yetersiz kalır , bir nevi tufan günüydü. İşte o uğursuz günde oğlum arabayı kullanırken, elinde olmadan gerçekleşen bir kaza neticesinde -ki en ufak suçunun olmadığını raporda uzmanlar belirtmişti- nişanlısını kaybetti. Saatlerce elini bıraktıramamışlar, çok uzun bir süre tek kelime etmedi. Sayısız psikiyatriste gitmemize rağmen kesinlikle kimseyle konuşmuyordu ve eşim evdeki bu ortama daha fazla dayanamayıp çekip gitti. Oğlumla ben başbaşaydım. Aradan haftalar geçti en sonunda oğlum karşıma geçti ve bana o inanmakta zorlandığım hikayeyi böylece anlattı:

-Anne seni bu kadar üzdüğüm için çok çok üzgünüm ve de babam dahi terk etmişken beni ve de seni, senin hala benim için ayakta kalmaya çalışmanı vicdanıma sığdıramıyorum. Fakat artık benden daha başka bir şey beklememen gerekiyor. Aklımın başımda olmadığına inandığını biliyorum; ne yazık ki bu bile o kadar göreceli bir kavram ki,. Akıl zaten nerededir ki? Nefes aldığımız, burun deliklerimizden, ağzımıza dolan havanın akıl olmadığını kim bize ispat edebilir? Aklın bize dışarıdan verilen bir şey olmadığını, tüm korkuların, endişelerin ve kaygıların bize dışarıdan zorla, hayat enerjimizi emmek için verilmediğinin garantisi nerede? Korku ve kaygı ile biçimlendirilip ötesini göremediğimiz zihnimizin içinde hapis yatmadığımızın garantisi ne? Yine de bu hapishaneyi korumak için, oradan çıkmamak için elimizden geleni yapmadığımızın ispatı ne? Öyle bakma anne, delirmişim gibi. Kim daha deli o bile göreceli bir kavram. Fakat daha fazla zorlamayacağım o konuyu. Kazayı merak ettiğinin farkındayım. Hayır düşündüğün gibi gerçekleşmedi, E. yi bedeninden çıkarken gördüm. Garip bir şekilde gülümsüyordu bana ve sonra ne olduysa zihnime girdi. O zamandır beraber yaşıyoruz. Ben onun, gözü, kulağı oldum ve o benim her şeyim. Evet belki de aklımı kaybetmişimdir ama anlattığım gibi; aklım iyi bir şey olduğunu sanmıyorum artık. E. zihnimdeyken gelecek korkumuz yok, yalnız kalma korkumuz yok, ölünce ayrılmak zorunda kalacağımız gibi bir korkumuz da yok. E. nin bana dediğine göre bir sonraki fırtınada burada olmamızın bile gereği kalmayacakmış. Ah anne, keşke inanabilseydin, bu dünyada olunamayacak kadar huzur doluyum. Hayat ve ölüm arasındaki tek farkın istemsizce soluduğumuz akıl olduğunun farkındayım artık ve ondan da kurtulacağız. Tekrardan sessizliğe gömülürsem üzülmeyesin daha fazla. Sen, ben, o, biz, siz ve onlar aklın olup olacağından çok daha büyüğüz ve aklım sınırları dışında yaşamamız gerekir.

Tek kelime etmedi daha sonra ve ben her şeye yabancılaştım, eski dostluklarıma, insanlara ve yeni arkadaşlıklara kendimi bitkilere ve hayvanlara verdim ne düşüneceğimi neye inanacağımı dahi bilemeden, kafamda binlerce cevapsız soruyla dımdızlak kalakaldım hayatın karşısında. O kadar savunmasızım ki her yerden vurabilir.

Beynim zonklarken tüm bu düşüncelerle, diğer taraftan dalgaların üzerime üzerime geldiğinin farkında olamamışım. Fırtına çıkmıştı, sahildeki herkes alelacele kalkmış ötelerini berilerini hızlıca toplamakla meşguldüler. Ben de kalktım ve ne varsa çantaya doldurdum. Eve doğru hızlıca giderken, oğlumun bir sonraki fırtına ile ilgili dedikleri tekrardan geldi aklıma, beynimden vurulmuşa döndüm, koşturmaya başladım bir taraftan hızlıca yağan yağmurla sırılsıklam olmuş diğer taraftan fırtınanın beni bir yerlere savurmaması içine önüme gelen direk ve ağaçlara tutunmaya çalışıyordum.

Eve vardığımda karşımda oğlumu ve beş yıldır ölü olan nişanlısı E.'yi görünce, zaten bir şekilde içten içe biliyor olduğum ve beklediğim fakat olmaması gereken bir olayın gerçekleşiyor olduğunu anlamıştım. Oğlum gidiyordu. İkisi elele tutuşmuş, gülümsüyorlardı bana. Yüzümdeki çarpık gülümsemeyle bakakaldım onlara, kapıya doğru yaklaştılar, son bir kez kafalarını çevirip baktıktan sonra kapıdan geçip gözlerimin önünde yok oldular.

Ve ben öylece kalakaldım.

Esindaş
, ,

Bayan Kara


Bayan Kara belki de dünyanın en iyi annesiydi ya da benim tanıdıklarım arasında en iyisiydi diyeyim. Pencerenin önünde ya da apartmanın minik bahçesinde rastlaştığımda benimle göz göze gelmemek adına elinden geleni yapardı. Benden bir zarar gelmeyeceğini bilmesine rağmen, umursamaz, gözardı eder, bazen de gözlerini kısıp tehditkar bakışlarla yerimi bilmemi söylerdi ve ben her zaman yerimi bilmişimdir. Onun hamile olduğunu ilk fark ettiğimde şaşırmıştım ne yalan söyleyeyim, o kadar soğuk bir kadının bir yuva sahibi olacağı fikri çok uzak gelmişti bana.

Hamileliğinin son dönemlerinde bebeklerini doğurmak için yan komşunun bahçesini seçmesine çok üzülmüştüm, tamam, bana karşı hiçbir sempatisinin olmadığını biliyorum fakat bizim bahçenin nesi eksikti? Kaldı ki çevresi telle sarılı olduğundan çok daha korunaklıydı. Fakat yapacak pek bir şey yoktu, karar Bayan Kara'nındı. Bebeklerinin doğumuna şahit olamadım, doğduktan birkaç hafta sonra yan bahçedeki çalılıkların içinde hareketlenme fark edene kadar nerede olduklarını dahi bilmiyordum. Yaklaştım çalılıklara, birbirine sarılmış yumak olmuş, dört biçare beden, hayata karşı korunmasız ve bir o kadar dirençli, minicik, pembe burunlarıyla algılamaya çalışıyorlar çevrelerini. Bayan Kara gelene kadar seyrettim onları, geldiğinde ise onu kızdırmamak adına hemen ayrıldım oradan.

Bebekler bir ayı biraz geçmişken bizim bahçeye gelmeye karar vermiş Bayan Kara. Taşımış bebeklerini teker teker, bir sabah uyandığımda balkonun hemen yanında emzirdiğini gördüm, göz göze geldik, kısık gözlerle baktı bana, belli ki izlenmek dahi rahatsız ediyordu onu. Bayan Kara kimseye boyun eğecek, yalvaracak, amenna diyecek bir kadın değildi ve biliyorum açlıktan kırılsa dahi bana bir şey belli etmeyecekti, tam da bu yüzden mamasını suyunu eksik etmedim bahçeden. Bebekler büyüdükçe daha çok enerjiye ihtiyacı vardı, hatta artık bebeklerine çöpten de mama taşır olmuştu, geceleri ağzında büyük bir lokmayla gelişini yavrularını yanına çağırışını ve yemeği ortaya bırakışını hiç unutmam. Yavruların anne gelince sevinçlerini, koşuşturmalarını, anneye sürtünüşlerini ne zaman hatırlasam gözlerimin dolmasına engel de olamam. Bahçeye çıktığımda, onları izlemekten büyük keyif alırdım. Bir kere bile sevmedim ne de okşadım başlarını, anneleri gibi olmalarını istedim, kendi başlarının çaresine bakmalarını istedim ve insanlara güvenmemelerini, çok istememe rağmen sevmeyi, taş gibi izledim onları.

Gözüm onlardaydı, hayatın minicik yavrular için ne kadar çetrefilli ve zor olacağını biliyordum fakat onların bunun farkında olmadığını da biliyordum. Neşeleri görmeye değerdi, anneleri onları hayata büyük bir özveriyle hazırlıyordu. Bahçeden en az beş fare ölüsünü temizlediğimi hatırlıyorum ve sayısını bilemediğim kadar çok kuş.

Yavruların başına bir şey gelmesinden o kadar çok korkuyordum ki, bir tanesini eksik görsem, bin bir tane korkunç senaryo kurardım kafamda ve o olay geldi başımıza. Sıradan bir yaz akşamı, aşırı hızlı bir araba, bir tanesini aldı aramızdan. Yataktan çıkamayacak kadar derin bir üzüntü içindeyken, annenin çoktan aramayı bıraktığını fark ettim. Yapabileceğini yapmış, her yerde aramış ve bulamayınca hayatına devam ediyordu. Günlük aktivitelerine ara vermedi, "bunlar neden benim başıma geldi" diye sorgulamadı, "benim günahım ne, yavrumun günahı ne" demedi, benim dahi kendimi toparlayamadığım olaydan bu kadar az etkilendiğini görmek bir taraftan sevindirmişti beni, geride üç yavrusu daha vardı ve hayatı bırakamazdı.

Hayatı Bayan Kara'nın gözünden anlamaya çalıştım. Çaresizlik nedir bilmeyen, depresyon nedir bilmeyen, kahrolma nedir bilmeyen dünyanın en aklı başında kadınının gözünden. Hayat onun içinden öylece geçebiliyordu, tepki verebileceği zaman veriyordu, savaşabileceği zaman savaşıyordu fakat gelecek korkusu yoktu. Şimdiki zamanda o an başına gelen neyse onu yaşayıp geçiyordu. Oturup düşünmüyordu, senaryo yazmıyordu, korkudan büzüşmüyordu. Hayatın, önüne set çekilemez, çoşkulu bir nehir olduğunu bizden, bilinçlilerden, daha çok farkındaydı. Başına ne gelirse yaşarsın, pes edemezsin.

Bayan Kara yeniden hamile kalana kadar yaklaşık üç ay yedirdi, içirdi ve yabani beslenmeyi öğretti onlara, büyüdüler, geliştiler. Kalan üçü öğrenmişti artık arabaları. Bayan Kara gittiğinde hala oyunbaz fakat hayata karşı daha teşekküllü durumdaydılar. Bahçeden ayrılmadılar, arada bir uzaktan kuzenleri geldi bahçeye, yeni ölü kuşlar ve farelerle beraber.

Bayan Karayı çok uzun zamandır görmemişken, bir gün bir başka bahçenin altında, karnı şiş uzandığını gördüm. Yanına yaklaşıp yaklaşmamakta tereddüt ettim. Gözleri daha sempatik mi bakıyordu yoksa ben öyle mi umuyordum bilmiyorum, yaklaştım yanına, bağdaş kurarak oturdum. Ne kadar oturduğumu bilmiyorum, gözlerimi saygılı bir sessizlikle kapatmışım. Onun sesiyle açtım tekrardan:

Hayatı sorgulayamazsın insan, çırpınırsan boğulursun insan. Çaresizlik, çırpınarak boğulduğunun göstergesidir. O akıp gitmelidir, onu tutamazsın, değiştiremezsin, o senin başına gelen şeydir, iyi ve kötü yoktur onun gözünde. Sana sunulan dışındakini alamazsın. İçinden akıp gitmesine izin ver ve ruhunu temiz tut. Her şey gelip geçecek ve milyarlarca yıldır yeryüzünü aydınlatan bu güneşin altında yeni bir şey bulamayacaksın. Pes etme, çırpınma, savaşma, aklını ve vicdanını temiz tut ve ötesini bırak.

Hayatla ilgili toparladığın bölük pörçük, yanlı yanlış bilgileri beyninde büyük bir bilmecenin parçalarıymış gibi ölçüp biçme. Altında yatan büyük gizem senin sevgi dolu yüreğinin ta kendisidir unutma. Zihnine egemen ol ve kurgulamasına izin verme. Hayatı aklınla çözemezsin aklın hayatta kalma enstrümanıdır, tek kullanımı o olmalıdır. Sevginle çöz, yüreğinle çöz.

Sevgiyle ve vicdanla kal insan.

Uyandım, Bayan Kara uyuyordu hala. Çevreme bakındım, neyse ki çevrede kimse yoktu, kara kediyle konuşan, üstü başı toz olmuş, saçı başı dağılmış bir insanla ilgili düşünülebilecek şeyler canımı sıktı. Kalktım hemen, eve doğru giderken kalbime baktım, ne kadar çok üzgündü, omuzlarıma binen varoluş yükü karartmıştı onu, paramparça, çaresiz, pes etmiş, iki büklüm kalmış, çarpmakla, çarpmamak arasında, yaşar gibi ölü gibi, çökmüş bir zavallı. Onu öyle görünce Bayan Kara'yı anlar gibi oldum ve temizlemeye, üzüntülerini sevgiyle yenmeye ant içtim.

Esindaş
, , , ,

Baykuş


Hayatımda ilk defa o gece baykuş görmüştüm. Her yer zifiri karanlık ve ben neden olduğunu dahi hatırlayamadığım bir sebepten ötürü dışardaydım, elektrikler iki gündür kesik olduğundan sokak lambaları da yanmıyordu, değişik bir korku içime dolmasa, gökyüzünde gördüğüm binlerce küçük yıldızın pırıltısının yeryüzündeki nesnelerde yansıdığını görebilirdim belki de ve fakat malasef karanlıkta körüz biz ve bir o kadar da korkağız. Yaşama dört elle sarıldırtan ölüm korkusu yüzünden koltuğundan kalkamayan bezgin, yılmış, zavallı, ruh hastası bir bireye dönüşmeye başladığımın farkındayım ve bunu kendimde görmek dahi binlerce dikenin yüreğime girmesine benzer bir his yaratıyor ruhumda. Karanlığa gözüm alışmaya başlıyor yürüdükçe ve merak korkuya meydan okuyor. Gökyüzünün bu kadar yıldızla dolu olabileceğini hayal dahi edemezdim ve bu sessizlik içinde kulağıma gelen karanlığı seven yaratıkların cümbüşlü sesleri, kendimi bambaşka bir dünyaya adım atmışım gibi hissettiriyor.

Patika yoldan ormana doğru ilerlerken geçtiğim her bir çalılığın içinden garip hışırtılar duyuyorum, dallar fısıldaşır gibi birbirine çarpıyor, arada bir denizden geldiğini varsaydığım bir uğultu kulaklarımı rahatsız ediyor. Beni bu saatte dışarı çıkartan, karanlıkta ormana doğru gitmeme sebep olan durumu hatırlamaya çalışıyorum. Ne olmuştu da dışarı çıkmıştım? Hafızam hiç olmadığı kadar kötüydü, zorluyorum ve bölük pörçük bir telefon konuşmasını hatırlamaya başlıyorum. Gecenin kaçıydı? Uykumdan uyandığıma göre oldukça geç bir saat olmalıydı, kalbim küt küt atarak açmıştım o telefonu. Galiba genç bir kadın sesi ya da küçük bir kız mıydı bilemiyorum; "abla, abla" deyip duruyordu, bir taraftan da ağlıyordu, hıçkırıkları içimde bir şeyleri, ta derinlerden bir şeyleri parçalamıştı. Biraz daha zorladım hafızamı, "her yer kan oldu" gibi bir şeyler söylemişti sanırım ya da şöyle miydi, "kanıyorum, hemen gelmelisin". "Ne kanı, kimsiniz" demeye kalmadan garip bir uğultu ile kapanmıştı telefon. O uğultuyu hatırlayınca deminden beri kulağıma gelen sesle aynı olduğunu fark ettim. Bana her ne oluyorsa ya da istemsizce her ne yaptırılıyorsam, doğru yolda olduğum besbelliydi. Şu anda ilerleyen ve bu eylemleri aklımdan izin almadan yapan bedenim çok farklı bir kuvvetin etkisi altında olmalıydı. Fakat o kuvvet neydi? Tanımadığım bir kızın bana telefon açmasına neden olan kuvvetle, beni gecenin karanlığında ormanın derinlerine ilerleten aynı kuvvet, fakat baktığınızda hayatın ta kendisi böyle bir şey işte. Bilinmeyen nedenlerle canınız bir şey ister ve onu yapmaya koyulurken hayatınız bambaşka bir yola girer, sözüm ona bilinçlisinizdir, hayır, yüz bin kere hayır, bilinciniz rüzgarda dans eden bir yapraktan ötesi değildir ve rüzgardır asıl onu oynatan. Kuvvet rüzgardır ve rüzgar üzerinde hiçbir hakimiyetiniz yoktur.

Baykuşu bu düşünceler arasında elektrik tellerinin üzerinde gördüm. Tüyleri bu kadar parlak ve gözleri bu kadar büyük ve canlı olmasaydı bu karanlıkta görebilmem imkansızdı. Bu kadar büyük gözlere sahip olan bir canlının diyeceği çok şey olmalı diye geçirdim içimden, diğer yandan bir ürperti yayılmıştı tüm vücuduma. Fal taşı gibi açılmış koskocaman gözlerle bana bakması dehşete düşürüyordu beni. Galiba gözleri beni içine alacaktı ve gene galiba o gözler tüm dünyaydı. bu gezegende olmuş olan ve de olacak her şey o gözlerde gerçekleşmiş ve de gerçekleşiyor gibiydi. Kafamı başka tarafa çeviremeyecek kadar hipnotize olmuştum. Birden havalandı kuş, önümdeki patikada alçaktan uçmaya başladı. Elimdeki pek de bir işe yaramayan feneri kapattım, baykuşun parıltılı kanatları yol göstericim oldu. Biz ilerledikçe uğultu da artıyor gibiydi, pırıltılı kanatlar artık kanat çırpmıyor gibiydi. Adımlarımı hızlandırdım. Baykuşun olduğu yere vardığımda, onu bir kulübenin damında bana bakar buldum. İçeriden gaz lambasının ışığı tahtalardan dışarıya sızıyordu. Uğultu tam da kulübenin altından geliyor gibiydi. Belliydi kaçışım yoktu, o kulübeye girecektim. Tek bir el hareketimle açıldı kapı ve gördüğüm manzara içimde birikmiş olan ve kabuk tutmuş büyük bir yaranın kanamasına neden oldu.

Karşımdakinin doğa ana olduğunu bir bakışta anladım, saçları ağaç dalları gibiydi, üzerinde birkaç yaprak ya vardı ya yoktu, zamanında kuşların yuva yaptığı belli olan dallarda şimdi çoktan ölmüş kuşların tüyleri yaprak misali sallanıyordu, parmakları kurumuş çer çöpe dönmüş, vücudu delik deşik olmuş, çıkartılan altın ve bakırlar küçük nehirler oluşturarak tüm bedenini yakmış, yer yer petrol siyahı pisletmiş zamanında bembeyaz olan tenini. Gözleri artık kurumuş göller misali solgun, ölgün. Bir zamanlar balıkları besleyen o gözlerde ne bir güç ne bir kudret kalmış ve belki de yavru bir balığın iskeleti gözünün birinden sarkan garip nesne. Yer yer işkenceye uğramış bacakları, derisi soyulmuş, kemikler dışarı fırlamış, onu ayakta tutan ne varsa eziyetle söküp alınmış üzerinden. Yaram kanadıkça kanıyor, ağladıkça ağlıyorum, gördüğüm, bir şey yapamadığım, elimin kolumun bağlı olduğu, hayvanlara yapılan eziyetlerin yüreğimdeki büyük yarası artık bir daha asla kapanamayacak olan o yara, genişledikçe genişliyor ve ben damarlarımda tek bir damla kan bırakmayacasına kanayan o yarama hiçbir şey yapmamaya kararlıyım.

Bağırıyorum, yalvarıyorum;
"Sen ölme doğa ana, sen ölme, ben öleyim senin yerine, tüm o hayvancıkların eziyetini bana yükle, benim yaşamam büyük hata, böylesi bir kan gölünde durabilmem ve görmek istemediğimde kafamı çevirebilmem büyük hata, gücüm senin olsun, kanım senin olsun. Yaşaman lazım ve koruman lazım tüm o dört ayaklıları, sürünenleri, kanatlıları, yüzenleri, onları koru, beni al"

Çok geç artık dedi doğa ana ve son nefesinde bana o manzarayı gösterdi. Nutkum tutuldu gördüğüm şey karşısında, bir süre nefes dahi alamadım ve tek bir cümleyi kulağıma fısıldadı;
"Az kaldı, çok az kaldı".

Esindaş
, , ,

Önüm Arkam, Ötem Berim Yansıma Yansıma


Ağustos böceklerinin mevsimine gelmiştik. İnanılmaz bir sıcak, derimin üzerinde kalın bir battaniye sarılıymışcasına,örtüyordu üzerimi. Deniz sessiz bir mavi, tek tük balıkçı teknelerinde insanlar sıcağa aldırmadan atıyorlar oltalarını.Böylesine durgun sıcaklarda pek olay olmaz gibi gelir insana, hayvanlar uyur, saklanır gölgelerde, insanlar çıkmaz dışarı kolay kolay ve cırcır böceklerinin kulakları sağır eden bağırtısı dışında ses yoktur ortalarda.

Ben de o günü öylesine günlerden biri sanmıştım.Küçükken beri garip olayların gelişini önceden sezebildiğimi düşünmüşümdür fakat o gün hiçbir değişiklik hissetmemiştim, ben fark etmeden değişmişti her şey ve o zaman eskiden izlediğim filmlerden birindeki adamın dediğini hatırladım, "karımın böyle bir günde ölebileceği aklımın ucundan geçmezdi".

Pencerenin kenarına oturmuş, kendime güzel bir kahve yapmış yanına dün akşam yaptığım karamelli kurabiyelerden koymuş, elime klasiklerden bir kitap almış, ağır ağır okuyordum. O güne ait hatırladığım şeylerden biri de zihnimdeki düşüncelerın garip bir sis bulutu altındaymışcasına benden uzaklaşmalarıydı. Ya o andaki düşünceler bana ait değildi ya da hiçbir düşünce hiçbir zaman bana ait olmamıştı, bilmiyorum, bildiğim tek şey, o garip hissiyatın duyduğum acaip gümbürteye kadar devam ettiğiydi.Önce gök gürültüsü sandım, fakat tabi ki mümkün değildi, havada tek bir bulut yoktu, sonra denizdeki büyük gemiden geldiğini sandım fakat orada da bir hareket yok gibi gözüküyordu .Bu arada büyük ihtimalle gözlerime bir şeyler oluyordu, görüşüm bulanıklaşmıştı ya da zihnimdeki sis bulutu cisimleşmiş ve çevreye yayılmıştı; elbette ki en olasılık dışı teori buydu ve aynı zamanda en akla yatkın olanı da, böylesine aydınlık bir havada, durup dururken basan bu sis başka türlü nasıl açıklanır bilemiyorum.

Dışarıya bakmayı sürdürüyordum, sis bulutunun altında her şey eskisi gibi duruyordu fakat ses gitgide artıyordu, o gümbürtünün dışında hiçbir şey duyamaz olmuştum, evin içindeki eşyalar da sesle titreşiyor gibiydi. Titreşme arttıkça arttı ve bu esnada sis o kadar yoğunlaştı ki ellerimi göremez oldum. Odadaki eşyalarla beraber ben de titreşiyordum sanki, o an, bu sesi duyan ve bu sisi gören diğer insanların ne yaptıklarını hayal etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Titremeye engel olamıyordum, müthiş devasa bir korku sarmıştı içimi. Ölüyor muydum? İnsan böyle durup dururken ölür müydü? Böyle bir sesle ve böylesine yoğun bir sis altında mı ölürdü? Zihnimi toparlamaya çalıştım, hasta mıydım, bir yerden mi düşmüştüm,kalp krizi ya da beyin kanaması gibi ani gelişen bir sorunum mu vardı şu an, tam şu an? Ne yapıyordum en son? Kahve içip kurabiye yiyordum ve hayır bedenim de zihnim de gayet rahattı, sağlığıma bir şey oluyor olması pek de söz konusu değil gibiydi, zihnim bulanıktı evet ama bunun pek önemli bir ayrıntı olduğunu düşünmemiştim o an.

Öyle bir an geldi ki, titreşimin beni patlattığını sandım, aslında sanmak pek doğru bir tanım değil, beni patlattığına emindim. Parçalarım sisin altında oraya buraya dağılmış gibiydi, ellerim miydi o odanın bir köşesinden bana el sallayan? Ayaklarım da keza ritmik bir tempo tutturmuş gibi kendi kendilerine dans ediyorlardı,duyuyordum seslerini, sadece kafam kalmıştı belki de, ellerim olmadığından vücudumu kontrol edemiyordum. Böylesine şapşal bir tekerleme benim ağzımdan mı çıkıyordu? Yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi;

Minik domuzcuk aynaya bakmış ve aynada görmüş bir domuzcuk bir kez daha baktığımda diğer domuzcuğun odanın gerisinden kendisine doğru görmüş yaklaştığını döndüğünde arkasını bıçağı sırtından değil yemiş kalbinden ve böylece öğrenmiş minik domuzcuk hayatın ibaret olduğunu yansımadan.

Hiçbir anlam ifade etmeyen bu tekerlemeyi söylemeyi bırakamıyordum. Kulaklarım sesimi odanın diğer tarafından duyar gibiydi, bu da demekti ki ağzım ve dudaklarım farklı yerlerdeydi, iyiden iyiye ürkmüştüm keza ölmüşsem bile devam eden bu işkence ölme korkusundan beterdi, hep denilenin aksine.Bedenimin parçalanmasına ne lüzum vardı, ona anlam veremiyordum, kalp krizi geçiren bir insanın cesedi bu kadar parçalanmamalıydı. Sonra birden aklıma geldi, üzerime bir bomba yerleştirilme ihtimali. Peki ya kim, ne zaman yerleştirmiş olabilirdi? Bu olasılığı da dışladı düşünen şey.Evet artık ben bir "düşünen şeydim", ötem, berim neydi, nerede bitip, nerede başlıyordum, sınırlarım neydi, beni ben yapan neydi? Kimdim? Benden ayrılan tüm bu uzuvlar beni ben yapan şeyse, düşünen şey neydi?

Tabi ki düşünme sürecini uzun zaman sürdüremedim çünkü büyük ihtimalle ben hatırlamıyor olsam da o da patlamıştı. Parçaları yerlerde olmalıydı. Havada asılı minik düşünce kırıntıları bana ait olan son şeyler olmalıydı. Düşünecek ne kalmıştı ki geriye, "düşünen şey" düşünce olunca, o da yo koldu.

İşte başıma gelen ölüm gibi şeyden geriye hatırladığım bunlar kaldı. Büyük gümbürtü gittiğinde ve sis dağıldığında, parçalarımın yerli yerinde olduğunu gördüm. "Düşünen şey" de yavaş yavaş ben oluyordu. Dağılmış parçalanmış kimliğimi geri aldım, ayaklarımı ellerimi ve geri kalanları da.

Pencereden dışarı baktım, dışarıda da her şey normal gibi duruyordu. Kafamı tam çevirecekken, tıpkı benim gibi insanların sokakta dolaştıklarını gördüm, pencereye doğru bakıp selam veriyorlardı. Kaç tane ben olduğumu sayamadım bile. Ne kadar çokmuşum öyle. Aynada yansımama baktım ve benim gibi 12 kişi saydım aynada.Beni taklit ediyorlardı.

Arkamı döndüm yansımalardan biri geldi ve bıçakladı beni. Fakat fark etmez benden o kadar çok var ki. Topraktan fışkıran çimen gibiler.Birden tiksindim her şeylerden, ne gerek var tüm bunlara diye dolanmaya başladım ve birden hatırladım, "big bang" gerçekleşmişti, büyük patlamayla çoğullaşmıştı her şey, tıpatıp birbirin aynı olan fakat bir şekilde farklı görünen, kendini tek ve biricik sanan çoğunluklar. Big bang aynı zamanda bir ego patlaması olmalıydı, kendi etraflarını tavaf eden minik küreler.

Ve işte böyle muhteşem bir cumartesi günü, çoğaldı her şey. Yarın pazar ve tatil ilan ettim.

Kıssadan hisse; her şey sıfırlanıncaya kadar kendini "ben" ilan eden büyük egolara dayanmalı. Sonrası tamam.

Esindaş
, ,

Tüm Evrenlerde Sen Varsın


"Güneşin batışını hiç bu kadar güzel görmüş müydün? Sarılı, pembeli, turunculu birbirine geçişken renkler. Her saniye farklı bir renk ön plana çıkıyor ve bir anda bir bakmışsın, güneş kaybolmuş ve renkler yerini alacakaranlığa bırakmış, gece olmuş, kuşlar susmuş ve gecenin karanlıkları ışığı ele geçirmiş".

Konuşmaya çalışıyorum, beni dinlediğinden bile emin değilim. Ne oldu bize böyle? Ne yapmam gerekiyor hiçbir fikrim yok. Yüksek bir yamaca oturmuşuz, harikulade bir hava var ve çok tatlı bir esinti saçlarımıza yumuşacık değiyor. Elini tutuyorum, çekmeyecek biliyorum fakat öylesine halsiz bir el ki, damarlarından çekilen kanın sesini duyuyorum neredeyse.Niçin? Minicik bir yaşama sevincine bile muhtacız. "Benimle konuşmayacak mısın" diye soruyorum kendisine, halsizce bir omuz silkişi bana verilen cevap oluyor. Gözlerimi uzaklara dikiyorum, deniz neredeyse ürkütücü lacivert bir renk almış, içim hafiften ürperiyor. Hala bırakmadığım elini daha sıkı tutuyorum. Nafile olduğunu bilmek benim bu hareketleri tekrar tekrar yapmama engel olamayacak. Üşüyüp üşümediğini soruyorum.

Birden yüzüme bakıyor, gözlerindeki delilik bir anlığına cisim bulmuşcasına masmavi parlıyor koyu siyah gözlerinde, bakmaya hep korkardım o deli gözlere ama şu an daha karanlık bir korku ile titriyorum. Kafasını çeviriyor ağzından tek kelime çıkmadan, ötelere çok ötelere gidiyor zihni, biliyorum. Bir an için umutlanmıştım, korkuyla karışık gariban bir umuttu benimkisi. Bana geri döneceği, tekrar konuşacağımız, güleceğimiz ya da ne bileyim sadece saçma sapan kavgalar edip birbirimi yiyeceğimiz günlerin bizi hemen şuracıkta, zamanın en yakın anlarından birinde karşımıza çıkacağına dair işkenceli umut. Ne yapsaydım ya bıraksa mıydım ötelerde onu bir başına. Ya da hakikaten bir başına mı? Bir keresinde sanki anlatır gibi olmuştu öte diyarları bana, yalnız olmadığını ve orada bir kadın olduğunu çıtlatır gibi olmuştu. Soramadım nasıl bir kadın olduğunu, saçının ne renk olduğunu, gözlerini. Söylemezdi de zaten, öte diyarların ketumluğu sinmiş gibiydi derisine, tenine.

Güneş tamamen battı artık, kalkmamız gerektiğini biliyorum. "Hadi, gitme vaktimiz geldi" diye usulca fısıldıyorum kulağına, daldığı derin hülyayı bir anlığına bırakıyor ve yavaşca kalkıyoruz. Yanıbaşımızda uzun yürüyüşten sonra dinlenmeye çekilen köpeğimiz de kalkıyor bizimle. Sanırım o bile biliyor, öte diyarların kokusunun her tarafına sindiğini, yaklaşamıyor yanına, iki yıldır benim yanımda yürüyor.

Evet tam tamına iki yıldır artık benimle değil. Bir sabah kalktığında bana hızlı hızlı her şeyi anlatmaya çalıştı.Önce bir rüyadan bahsediyor sandım, yaşadıklarını gerçekten yaşadığına inanmam en az üç ayımı aldı. Ne zaman rüyaya dalsa o aleme geçiyor artık, orada bir evi varmış ve bir kadın. O kadın. Dünyada değilmiş evi, ne de samanyolunda çok çok uzak galaksilerden birinde. Seviyor musun o kadını diye sordum ona, bilmem hangi cesaretle, evet dedi, evet. Hayatım iki dudağının arasına hapsolmuş, o ise hülyalar aleminde kaybolmuş ve ben yokmuşum. Yokum ben onun rüyasında, köpeğimiz de yok, evimiz, ocağımız da yok. Bana ait, şu an yaşadığımı sandığım hayata dair hiçbir şey yok. Ağladım çok, çok ağladım. Saldırdım, yumrukladım, tekmeledim, gidecek oldum ama hep kaldım yanında.

Eve geldik, hızlıca üstümü değiştirip yemeği hazırladım. Sessizce geldi masaya. Göz göze geldik. Gene o bakış, bu sefer sevgi mi vardı gözlerinin yamacından öylesine bana bakan delilikte, tuzla buz olmuş hayaller mi, aşk kırıntıları mı? Kalbim çarpıyor, keşke bakmasa bana öyle? Belki de acıyor halime, gidemeyişime acıyor. "Hadi" diyorum sesim titreyerek, "söyle ne söyleyeceksen bir an evvel söyle, yerimi yurdumu kaybetmişim ben, ötesinde berisinde ne varsa, dök içini ve kurtul benden"

Kalktı masadan.Elimden tutarak beni de kaldırdı. Eline bir gaz lambası alarak merdivenlerden aşağıya, bodruma doğru inmeye başladık. Benim bodruma girmem yasaktı, neden olduğunu sorduğumda merdivenlerin çok dik olduğunu ve başıma bir hal geleceğinden korktuğunu söylemişti, dahasını sormadım ona, tamam dedim ve girmeye hiç tenezzül etmedim. Şimdi ise büyük bir şaşkınlık içindeydim. Hızlıca iniyorduk merdivenlerden. Büyük bir boşluğa düşer gibi hissediyordum kendimi.En son basamağa geldiğimizde dört kapılı kocaman bir odanın içinde olduğumuzu fark ettim. Elimi bırakmamıştı hala, içimi rahatlatan tek şey buydu. Kapılardan birinin önüne kadar getirdi beni, "içeri gir" dedi "ya sen" dedim, "yalnız olmalısın" diye cevap verdi. Kapıyı zorladım, kilitliydi, elim cebime gitti ve kimbilir ne zamandır cebimde duran anahtarı çıkararak kapıyı açtım.

Ve böylece ben de öteye geçtim. Yanımdaydı. "O kadın da mı bendim" diye sordum ona "senden ötesini hayal dahi edemem" dedi, "suskunluğunda, hülyalarında, yalnızlığında, umursamayışlarında, görmeyişlerinde,karabasanında, gerçeğinde hep ben mi vardım" "evet" dedi ve "korkma sakın" diye devam etti, "ben yaratıcı gücü damarlarımda taşıdığımı fark ettiğimden beri kurduğum tüm dünyaların baş kahramanı olarak seni koydum, kalbimin tam merkezindesin ve benden tek bir adım, tek bir düşünce dahi uzaklaşamazsın asla". Anlamıştım galiba en sonunda, benim ondan öte bir varlığım olamazdı, atmosferim oydu benim, tüm evrenim. Sarıldım, sımsıkı sarıldım, "kopmamız mümkün değil o zaman, sen ölene kadar, varlığım senin o zaman" sevinçten ağlıyordum bu sefer, varlığımın varlığının içinde eriyip gitmesinden, aslında tamamen yok olmaya mahkum bir zerreciğin belki de sadece bir anlığına kendini sevilen ve çok çok sevilen bir kadın olarak görmesinden, hayat bulmasından, nefes almasından ve sonra birden hayal edenin cisimden vazgeçip ışığa dönmesiyle beraber hiç yaşamamış, hiç yaşanmamış gibi yok olup gitmesinden daha güzel bir şey düşünemiyorum şu anda. Varlığımda yalnız olmayacağım, yokluğumda ise yalnızlık nedir bilmeyeceğim. Bundan ötesi göz açıp kapayana kadar geçen bir avuç zaman.

Esindaş
, , , , ,

Katil! Ne Güzel Öldürdün'


Evin içindeki tüm lambaları kapattım, pencerelerden sokak lambalarının pis sarı ışığı giriyor, pek garip gölgeler oluşuyor duvarlarda. Gecelerin gölgeleri ayrı güzeldir gözümde, şekiller amorftur, ayırt edemezsiniz neyin gölgesi oynaşıyor boşlukta, hayal gücünüzü çalıştırmak zorundasınızdır. güneşin çiğ ışığını da hiç sevmem aslında, minik boşluklardan gizemli bir şekilde süzüleneni severim, her yeri aydınlatıp yeryüzünde bana ait hiçbir şey bırakmayanını değil; öyle naif bir şekilde aydınlatmalı ki eşyaları, her baktığımda başka bir şeye dönüşüversinler ve ben alabildiğince büyük bir hülyanın içinde kayboluvereyim. Her ne kadar kendimi gölgelerin arasına alsam da cımcızlak ortada gibi hissetmekten kurtulamıyorum. gerçekler izin verse, rüyalarım izin vermiyor. hayatım boyunca yapamadığım, başaramadığım, pes ettiğim ne varsa rüyalarda gösteriyor yüzünü ve ben pişmanlık nedir bilmezken kendimi yılgın bir çaresizliğin ortasında buluveriyorum; şu yaşıma kadar yaptığım her şeyin yalan yanlış olma ihtimaline karşı savunmasızım. Kendimi savunabileceğim temize çıkarabileceğim hiç bir yol bulamıyorum. Bu yükü bir başkasına yükleyebilmek isterdim ama bu fazlasıyla kısa bir yol olurdu ve her ne kadar akıl sağlığımı geri kazanmamı sağlayacak olsa da, artık bunun için çok geç kaldığımın farkındayım.

Akıl sağlığımı iyileştirmek gibi bir çabam olmayacak bundan sonra, bundan önce çabalamışlığım belki de şu an dizlerime kadar çamura batmışlığımın nedeni. Klinikte bende bir sorun bulamayacaklarına eminim fakat onlar bile benim şu hallerimin nedenini neye bağlayabileceklerini bilmiyorlar. Oysa ki ben biliyorum, kendime karşı derin bir tiksinti duyuyorum; bu Sartre'nin varoluşa karşı duyduğu bulantıdan farklı olarak varoluşa karşı duyulan büyük öfkenin tiksinmeye yol açması gibi bir şey. Ellerime, kollarıma, bacaklarıma ayaklarıma bakıyorum ve üzerlerinde oradan buradan fışkırmış yabani otları, kayısı ağaçlarını, domates fidanlarını görüyorum bazen de sararmış başakları ve onların arasında dolanan zehirli zehirsiz yılanları, arada bir yabani bir hayvanı kolumdan bir ısırık alırken yakalıyorum sonra daha büyüğü üzerime konup ağzında benden kopardığı parçayla beni yiyeni kıskıvrak yakalayıveriyor. Bazı bazı nehirler akıyor bacaklarımda, içinde binbir çeşit balık. Somon balıklarını görüyorum üreyebilmek için akıntıya ters yüzen aptalları, ayılara yem oluyorlar, binlercesi kıyıya vuruyor.

Döngüsel olarak her daim yeniden var olan ve bitmek tükenmek bilmeden geri dönüşüme uğrayan, yılmaz, yıkılmaz, yorulmak nedir bilmez canlılık beni yıldırıyor. Bundan bir kurtuluş arıyorum, söyleyin bana hangi doktor buna çare olabilir. Ölü derilerimin evin içinde yarattığı toz katmanına, yorganların içinde büyüyen ve çoğalan toz sever canlılara, onlar olmadan yaşayamayacağım bakterilere karşı ve en çok da kendime karşı çare olmak istiyorum. Benim deli hallerimle başa çıkamayanın öfkesinin dinmediğini bilmeme rağmen şüpheli çaydan bir kaç yudum daha alıyorum.

Hiçliğe dönüş vol. 1
Geçen gün yürüyüşe sokağa çıktığımda yolun ortasında garip bir kuş gördüm. Turuncumsu kızıl ve çok parlak tüyleri vardı. kuyruğu neredeyse kendisinin iki katıydı. Kanatlarını açtığında kanatlarının bir metre kadar genişleyebildiğini fark ettim ya da kim bilir belki daha fazla ve alev alev yanıyor gibiydiler. Bitmez tükenmez bir alevdi bu çünkü küle dönmüyordu o güzelim kuş. Yanına doğru ilerledim, alevler beni de sarar mı diye bir an bile tereddüt etmedim, doğrusu bu ya alevin en kirliyi bile en temiz yapacağına dair inancım tam ve küle dönmeyi her halükarda cesede dönmeye yeğlerim. Yanına vardım ve öylece kıpırdamadan duran ve neredeyse beni beklediğini varsayacağım güzeller güzeli alev kuşu, beni, kanatlarının üstüne alıp, gökyüzüne doğru, kıvılcımlar içinde havalandı.

Hiçliğe dönüş vol. 2
Çok hızlı uçuyordu, ilk önce nefes alamadığımı fark ederek panikledim, kuşa sesimi duyurabilmek adına bütün gücümle bağırıyordum, uzunca bir aradan sonra bunun nafile olduğunu ve sesimin çıkmadığını fark ettim, fakat bir şekilde nefes alabilmeyi başarmam gerekiyordu. İçime büyük ve derin nefesler çektim. Bu arada çoktan dünyanın atmosferinden çıkmış gibiydik ve teoride asla nefes alamayacağımı biliyordum. Boş yere çırpınışlar da bir işe yaramadı. Nefesim beni terk etti. Cismim de üzerimden bir giysi gibi yavaş yavaş sıyrılıyordu, panik halindeydim. Keşke haber bıraksaydım, minik bir kağıda karalanmış kapkara bir hoşçakal yeterli olmalıydı ya da planlamış mıydı bunu da? Kafamı geride kalanlardan çok çabuk toparladım. Ben dediğim şey artık nesnel bir şey değildi ve yolculuk devam ettikçe geriye ben olduğuma dair bir tek idea kaldığını fark ettim ve bir idea, bir düşünce dahi nesneldi. Karbon yapıtaşlarım tamamen yok olmuş olsa da kendini ben sana idea ile varlığımı devam ettirebiliyordum.

Hiçliğe dönüş vol. 3
Benim ben olduğumu sandırtan şey aynı zamanda yokoluşa karşı korkutuyordu. Yoksa o çayı hiç içmese miydim? Benden nefret ettiğini biliyordum fakat beni öldürmek basit bir nefretin ötesinde bir tutumdu. Bir yandan da garip bir şekilde rahattım alev kuşunun üzerinde, pek derdim kalmamış gibiydi. Yolculuk devam ettikçe düşüncelerimi toplamakta zorluk çekmeye başladım, anılar bulanıklaşıyordu, nereli olduğum, çalıştığım işler, sevdiklerim, anam, babam kardeşimin kim olduğunu ve asıl beni öldüreni hatırlamakta güçlük çekmeye başladım. Sona doğru çocukluğumdan kalan şöyle bir kare kaldı; yemyeşil bir bahçenin ortasında kocaman bir kaplumbağanın üzerine oturmuş bahçeye giren arıktan akan suyu izliyordum ve arada bir beni öldüren kişinin kimliğine giren arıktaki yeşil kurbağa kendi kendine tekerleme mırıldanıyordu:

Ben küçük minik bir tırtıldım
içimden siyah civciv çıktı
algıladığım örüntüler de
zihnimin ötesini açtı.

Esindaş
, ,

Samanyolu


"Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor."

Artık ona yarı deli gözüyle bakıyorduk. Çocukluğundan beri bilirdik onda garip bir şeyler olduğunu. Fazlasıyla sessiz, içine kapanık bir çocuktu fakat yeri geldiğinde büyümüş de küçülmüş pozlarıyla hiç beklemediğiniz cevapları alırdınız ondan. Aşırı dürüsttü ve konu komşu ziyaretlerinde kaç kere annemle babamın yüzünü kızarttığını hatırlamam bile. Bizim sır saklama, aileyi koruma huyumuza karşın, kardeşimdeki fazlasıyla gelişmiş adalet ve objektivite çoğu zaman yıldırırdı gözümüzü. Okulunda parlak bir öğrenciydi ve evde vaktinin büyük çoğunluğunu odasında tek başına kitap okuyarak geçirirdi. Soluk mavi gözleri vardı İnci'nin, soluk diyorum çünkü öyle bir maviyi başka türlü nasıl tarif edebilirim bilmiyorum, çok çok açık, bulutsuz bir yaz gününde gökyüzünün mavisi gibi. Bakamazdım gözlerinin içine, beni yok ediverecekmiş gibi, hiçliğe düşüverecekmişim gibi olurdu, oysa ki hayatı severdim ben, güzel kıyafetleri, kırmızı pabuçları, rengarenk kalemleri, saçlarıma boncuklar dizmeyi severdim, bahçede toprakla oynamayı, kablumbağaları ve adını sanını bilmediğim rengarenk çiçekleri severdim, denizi severdim, yüzmeyi, güneşte yanmayı, kızgın kumsalda gözlerimden yaş gelene kadar yürüyüp denize atlamayı, kumdan kaleleri, çakıl taşlarını, çam ağaçlarını, kozalakları. İnci düpedüz farklıydı benden ve yıllar geçtikçe aramızdaki fark derinleşiyordu.

Yanlış hatırlamıyorsam ondaki en büyük değişim bir pazar günü başladı. Pazar günleri genelde bahçede mangal günü olurdu; halalar aileleri ile davet edilir, çoluklu çocuklu cümbüş şeklinde geçerdi. Ben oradan oraya kuzenlerle koşuşturmaya bayılırdım, nefes nefese kalana kadar türlü türlü eğlence bulurduk kendimize. İnci bir köşede ya da bir ağacın tepesinde -ki bu genelde dut ağacı olurdu-elinde yaşından büyük bir kitap, yaşından büyük diyorum çünkü 10 yaşından sonra çocuk kitapları okumayı bırakmıştı kendisi, arada bir ağzında beliren eğreti bir gülümseme ile bize bakar sonra gömülürdü satırların arasına. Neler okurdu, aklından ne geçerdi acaba? Ne düşünüyordu bizim hakkımızda? Hiç soramadım bunu kendisine fakat bir gün neden benimle ve arkadaşlarla vakit geçirmediğini sormuştum ona, gözlerime baktı, gözlerim yandı sandım, kırpıştırdım bir kaç kere, gözlerini bir an olsun benden çekmeden cevap verdi "her şey yok olmaya mecbur, yok olmayacak olanı arıyorum" ve ben ne demek istediğini soramadan o çoktan gitmişti karşımdan. Uzun zaman düşündüm bu konuyu fakat ben yok oluşlarla ilgilenmiyordum, canlılığı, kıpır kıpır atan kalbleri, güzel çiçek kokularını, yemyeşil kırları seviyordum, zihnimde üstünü örttüm derhal yokoluş beni de yakmadan.

O günün diğer pazarlardan pek bir farkı yok gibiydi, masaya oturup tatlı ve eğlenceli sohbetlerle yemeğe başlamıştık bile. İnci oturmadı bizimle, doğrusu bu ya pek de fark etmedik bunu, nerede olduğunu da o esnada düşünmüyorduk. Yemeğin ortasında İnci'nin yüksek sesle "kanalı değiştiriyorum şimdi" dediğini duyduk, o an birden derin bir sessizlik oldu, ne oluyor demeye kalmadan uyandım. Ne kadar gerçekçi bir rüyaydı diye söylendim kendime, yatakta doğrulmuş gözlerimi ovuştururken İnci'yi gördüm karşımda. Beni izliyor gibiydi, "Ne oluyor İnci tanrı aşkına, daha uyanamadım bile" diye söylendim biraz, omuzlarını silkip " Sen biraz kal burada, başka işlerim var " diyerek çıktı odadan. Kaç saat geçirdim orada hatırlayamıyorum, odada çok önemli işlerim varmış gibi, yemeği, içmeyi unutmuşum. Neydi ki o işlerim diye düşünerek dolandım oradan oraya. En sonunda kapıdan çıkmaya karar verdiğimde İnci'yi kapının önünde kollarını kavuşturmuş bana bakar gördüm. Ne yaptığını sordum, beni izlediğini söyledi, artık hepimize ekrandan bakıyormuş, kanalı istediği zaman değiştirebiliyormuş hatta çok yakında kontroller tamamen onda olabilirmiş. İnanamadım ve aşırı kızıp öfkelendim kendisine, ne yapmaya çalıştığını sordum, "hiç" dedi, sadece "hiç". Bu cevaba iyice tepem attı, tam elimi kaldırmışken kendimi mutfakta buldum. Ne zaman geldim hatırlamıyorum, bir şeyler atıştırmak için dolabı açtım , sonra birden duraksadım, yoksa bana bu kontrolüm dışındaki şeyleri yaptıran İnci miydi, inanılmaz korktuğumu hatırlıyorum, kontrollerin ona geçeceği ile ilgili dediklerini hatırladım. Mutfaktan kapıya doğru gidecekken kendimi tekrar buzdolabının önünde buldum.

Günlerim böyle ne zaman neyi yapacağımı bilemediğim ve kendi kendine yaptığım otomatik eylemlerle geçmeye başladı. İnci'nin bunda parmağı olduğuna adım gibi emindim. Zamanla bu kara büyülü oyunlarını da bıraktı, serbest kaldık hareketlerimizde fakat adım gibi eminim ki kardeşimin cismi burada olsa da artık başka bir boyutta gezinmekteydi, benim hayatımda ise onun soyut saçmalıklarına yer yoktu. Yaşamam lazımdı, görmem gerekenleri görmem, duymam gerekenleri duymam lazımdı. Şu an yaşadıklarımın ne gereksiz olduğunu düşünüp sadece 'hiç, hiç, hiç' diye haykırıp, pişman olsam da onu biraz olsun anlamaya çalışmadığım için, o zamanlar umut vardı içimde ufuk çizgisine bu ağır beden içinde ulaşabileceğime dair delice bir umut.

"Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor."

Ve böylece başladı kardeşim bizden iyide iyiye kopmaya, bize tahammülü yok, kontrol etmekten de zevk almıyor ne zamandır, dünyaya tahammülü yok, maddeye tahammülü yok, garip bir şekilde derisi de artık bize benzemiyor, yer yer şeffaflaşan yerlerden çok kuvvetli bir ışık süzülüyor gibi hayret uyandırıcı bir şekilde parlıyor.

O gün geldi. Hepimizi topladı masanın başına önümüze samanyolunun takım yıldızlarını koydu. Sorar gözlerle baktık ona, "biliyorsunuz, görüyorsunuz halimi, maddeyi taşımakta zorlanıyorum, yıldız özüm fışkıracak yer arıyor ve ben maddenin ağırlığını taşıyabilen insanları gördükçe hayıflanıyorum, nasıl katlanabiliyorsunuz bilmiyorum fakat bana müsade; şimdi parmağımı koyduğum yere gideceğim ve hoşçakalından öte ne denir bilmiyorum" dedi ve parmağını nereye koyduğunu göremeden bir ışık huzmesinin gözümüzün önünde pencereden gökyüzüne yükseldi.

Hoşçakal İnci.

Esindaş
, ,

Mahkeme


Güneş yaramaz bir çocuk gibi, arada bir çıkarıyor başını saklandığı bulutlardan. bulutların rengi genelde koyu gri, yer yer pamuk beyazı. sadece burada bildim ben bu kadar güzel bulutu, renkten renge giren, şekilden şekile giren pofudukları. deniz hiç olmadığı kadar mavi ve ben nedense özellikle bu havalarda daha bir başka seviyorum denizi. havaya yaz kokusu sinmiş iyice, baharın renkli çiçekli kokuları yerine dikenli tozlu yaz kokusu. baharda açan o güzelim çiçeklerin yerini dikenlerin almasını garipsiyorum ve de üzülüyorum içten içe. yol kenarlarında adını sanını bilmediğim envai çeşit diken ve bol bol pisi pisi otu. Evlerin bahçelerinden sarkan kayısılar şeftaliler ağzımı sulandırıyor, bir kaç tane koparabilir miyim acaba diye düşünmeden edemiyorum, içimi çekip yoluma devam ediyorum denize doğru yokuş aşağı. Yaklaştıkça denizden esen tatlı bir esinti yüzümü saçlarımı nazikçe okşuyor, derin derin nefes alıyorum, ciğerlerime o tatlı bahar sonu yaz başı esintisini alabilmek adına. Karşıdan karşıya geçen minik bir kablumbağa durduruyor beni, ah çocukluğumun kurdela süslü kabukluları, ne severdim sizleri. Rahatsız etmemek adına hareket etmeden geçmesini bekliyorum, aheste aheste yürüyor, keşke konuşabilsek diyorum keşke, insan olmanın ne menem bir bela olduğunu anlatabilsem, bağışlarlar mıydı bizleri? Ben kendimi dahi bağışlayamıyorum. Geçti yumurcak sonunda, beni fark etmedi bile. Sağ tarafımda kocaman bir akasya ağacına selam veriyorum, sapsarı tüylü meyvelerine hayranım, ilk defa görüyorum bu kadar büyüğünü.

Denize yaklaştım iyice.

Kocaman bir mahkeme kurmuşlar gibi beynimin içine; annem, babam, dedem, ananem, babanem, öğretmenlerim, okul arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, işverenlerim, kardeşim, kırdığım kalpler, komşularım, teyzelerim, halalarım, dayılarım, kuzenlerim, yeğenlerim parmaklarıyla işaret ediyorlar beni. Suçlu bu sayın hakim suçlu. Bön bön bakıyorum suratlarına, binbir tane sese cevap vermeye çalışıyorum.

Geldim artık denize. Bir kaç metre yükseklikten aşağıya mavi düzlüğe bakıyorum, her esintiyle içime giren yaşama sevincine sıkı sıkı tutunmaya çalışıyorum. Nafile! Sesleri daha yüksek çıkıyor. "Ne olur" diyorum, "anlamıyorum, sizi bu ladar kıracak ne yapmış olabilirim?" Tükürükler çıkıyor ağızlarından hakaret ederken. Ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar ve ben ne yapacağımı bilmiyorum.

Arada bir dalgalanıyor deniz, minik bir koy burası. karşıyı çok net olarak görebiliyorum. bir kaç damla düştü burnuma, yağmur yağmaya başladı. "Kimdi onlar hatırlıyor musun" diye soruyorum önümde beliren hayale, gülümseyemiyor bile, gamzelerini özledim. "Hani karı koca atlıyor ya denize korkusuzca, arkalarında minik bir kağıt parçası kalıyor, neden atlamışlardı". Gülümsüyor galiba hayalet, gördüm gamzelerini, çok özlemişim, "adam çok hastaymış, ölmek üzereymiş, atlamışlar denize onurlarını kaybetmemek adına". "Evet" diyorum, "tam olarak öyle bir şeylerdi ve mutlu son" Kayboluyor hayalet.

Beynimdeki mahkemede yargılanıp suçlu bulunmama çok az kaldı. Minik bir karınca gibi izliyorum onları, tükürüyorlar, tekmeliyorlar, ezmeye çalışıyorlar,

Diktim gözlerimi denize, hangisi doğru? Şu an baktığım mavilik mi, yoksa zihnimin karanlık rutubetli alanlarında saklanıp zor günlerimde açığa çıkıp bana tehditler savuran, sosyo kültürel zorbalıklar mı?

Denizin, yağmurun, bulutların ve o tatlı esinintinin gücünden midir bilmem ama Karınca tekmelendiği yerden ayağa kalkıyor ,devleşiyor birden bir kaplan gibi, ağzını kocaman açıyor, çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Öfkeli çok öfkeli kaplan, kaçmalarına izin vermiyor, yavaş yavaş yiyor hepsini, suları yerlere akıyor. Bir kaç dakika içinde yerde birikmiş sıvılar dışında onlardan hiç bir iz kalmıyor.

"Yağmur hızlandı iyice" diyorum, yeniden önümde beliren hayalete. " ve sanırım beni yargılayan mahkemeyi yerle bir etti kaplan", "artık benimle misin" diye soruyor ürkek bir gülümseme ile "evet seninim" diyorum.

Geri dönüş yolunda damarlarımda dolaşan şeyin artık insan kanı olmadığını biliyorum. İçimde yırtıcı ve korkusuz bir kaplan var, hissediyorum. İkimiz birlikte insandan da kaplandan da ve onların birleşiminden de daha güçlüyüz. Yeni bir türüz ve alt edilmeziz ve neyden korkacağımızı, ne yapacağımızı, ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi, ne giyeceğimizi sizler belirleyemeyeceksiniz. Esir aldıklarınızı da kurtaracağım.

Esaret çağı bitmiştir.

Esindaş