yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2019 Salı

, , , , ,

Yıldız Tozu


Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.

Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:

"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı,  yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.

Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok  daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık.  Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde  sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını  iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı?  Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?

Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.

Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!

Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar  her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.

Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."

Esindaş

4 Ocak 2019 Cuma

, , , ,

Ağlak Bulut



O günün ertesi günü,
Bir sonraki gün olmadan evveli.
Şimdiden sonra, sonradan önce
Ben hem var iken, hem yok iken.
Katledilmemden hemen sonra,
Doğumumdan hemen evvel.
Ne ölü, ne diriyken
Ve ben Tanrıyı bilirken
Ve Tanrı beni sever iken,
Beşiğe düşmemden asırlar önce,
Ya da hemen sonra.
Bilirmişim her şeyleri.
Yıldızları, güneşleri ve de ayları.
Yüreğimde kocaman kocaman delikler yok iken
Ve de nedenselliklerle,
Hürafeler ve de yalan yanlış hayallerle
Dolmadan evvel.
Korku nedir bilmezmişim
Yalnızlık nedir, acı nedir
Ağrı nedir, gözyaşı nedir
Ölüm nedİr, yaşam nedir
Büyük nedir, küçük nedir
Ak nedir, kara nedir,
Bilmezmişim.
Bilip bilip gene bilmezmişim.
Bildiğimi de bilmezmişim.
Bilmeme gerek yokmuş,
Ne hacet kara toprağa!
Yaslı göğe!
Ağlak buluta!
Çok az bir an sonra
Ya da anlar anlar anlar sonra
Ya da tüm anlardan önce
Bilmeme gerek kalmadığında,
Siz, biz, onlar,
Diğerleri ve ötekileri
Hep bir edeceğim aklımla.
Acıları yükleyeceğim
Yaslı, yaşlı ve kanlı buluta
Başka bir gezegende
Tekrar yağmaması adına
Tek bir sözle
Yok edeceğim onu.
Az biraz daha sabret hele!
Az biraz daha!

Esindaş

10 Aralık 2018 Pazartesi

, ,

Samanyolu


"Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor."

Artık ona yarı deli gözüyle bakıyorduk. Çocukluğundan beri bilirdik onda garip bir şeyler olduğunu. Fazlasıyla sessiz, içine kapanık bir çocuktu fakat yeri geldiğinde büyümüş de küçülmüş pozlarıyla hiç beklemediğiniz cevapları alırdınız ondan. Aşırı dürüsttü ve konu komşu ziyaretlerinde kaç kere annemle babamın yüzünü kızarttığını hatırlamam bile. Bizim sır saklama, aileyi koruma huyumuza karşın, kardeşimdeki fazlasıyla gelişmiş adalet ve objektivite çoğu zaman yıldırırdı gözümüzü. Okulunda parlak bir öğrenciydi ve evde vaktinin büyük çoğunluğunu odasında tek başına kitap okuyarak geçirirdi. Soluk mavi gözleri vardı İnci'nin, soluk diyorum çünkü öyle bir maviyi başka türlü nasıl tarif edebilirim bilmiyorum, çok çok açık, bulutsuz bir yaz gününde gökyüzünün mavisi gibi. Bakamazdım gözlerinin içine, beni yok ediverecekmiş gibi, hiçliğe düşüverecekmişim gibi olurdu, oysa ki hayatı severdim ben, güzel kıyafetleri, kırmızı pabuçları, rengarenk kalemleri, saçlarıma boncuklar dizmeyi severdim, bahçede toprakla oynamayı, kablumbağaları ve adını sanını bilmediğim rengarenk çiçekleri severdim, denizi severdim, yüzmeyi, güneşte yanmayı, kızgın kumsalda gözlerimden yaş gelene kadar yürüyüp denize atlamayı, kumdan kaleleri, çakıl taşlarını, çam ağaçlarını, kozalakları. İnci düpedüz farklıydı benden ve yıllar geçtikçe aramızdaki fark derinleşiyordu.

Yanlış hatırlamıyorsam ondaki en büyük değişim bir pazar günü başladı. Pazar günleri genelde bahçede mangal günü olurdu; halalar aileleri ile davet edilir, çoluklu çocuklu cümbüş şeklinde geçerdi. Ben oradan oraya kuzenlerle koşuşturmaya bayılırdım, nefes nefese kalana kadar türlü türlü eğlence bulurduk kendimize. İnci bir köşede ya da bir ağacın tepesinde -ki bu genelde dut ağacı olurdu-elinde yaşından büyük bir kitap, yaşından büyük diyorum çünkü 10 yaşından sonra çocuk kitapları okumayı bırakmıştı kendisi, arada bir ağzında beliren eğreti bir gülümseme ile bize bakar sonra gömülürdü satırların arasına. Neler okurdu, aklından ne geçerdi acaba? Ne düşünüyordu bizim hakkımızda? Hiç soramadım bunu kendisine fakat bir gün neden benimle ve arkadaşlarla vakit geçirmediğini sormuştum ona, gözlerime baktı, gözlerim yandı sandım, kırpıştırdım bir kaç kere, gözlerini bir an olsun benden çekmeden cevap verdi "her şey yok olmaya mecbur, yok olmayacak olanı arıyorum" ve ben ne demek istediğini soramadan o çoktan gitmişti karşımdan. Uzun zaman düşündüm bu konuyu fakat ben yok oluşlarla ilgilenmiyordum, canlılığı, kıpır kıpır atan kalbleri, güzel çiçek kokularını, yemyeşil kırları seviyordum, zihnimde üstünü örttüm derhal yokoluş beni de yakmadan.

O günün diğer pazarlardan pek bir farkı yok gibiydi, masaya oturup tatlı ve eğlenceli sohbetlerle yemeğe başlamıştık bile. İnci oturmadı bizimle, doğrusu bu ya pek de fark etmedik bunu, nerede olduğunu da o esnada düşünmüyorduk. Yemeğin ortasında İnci'nin yüksek sesle "kanalı değiştiriyorum şimdi" dediğini duyduk, o an birden derin bir sessizlik oldu, ne oluyor demeye kalmadan uyandım. Ne kadar gerçekçi bir rüyaydı diye söylendim kendime, yatakta doğrulmuş gözlerimi ovuştururken İnci'yi gördüm karşımda. Beni izliyor gibiydi, "Ne oluyor İnci tanrı aşkına, daha uyanamadım bile" diye söylendim biraz, omuzlarını silkip " Sen biraz kal burada, başka işlerim var " diyerek çıktı odadan. Kaç saat geçirdim orada hatırlayamıyorum, odada çok önemli işlerim varmış gibi, yemeği, içmeyi unutmuşum. Neydi ki o işlerim diye düşünerek dolandım oradan oraya. En sonunda kapıdan çıkmaya karar verdiğimde İnci'yi kapının önünde kollarını kavuşturmuş bana bakar gördüm. Ne yaptığını sordum, beni izlediğini söyledi, artık hepimize ekrandan bakıyormuş, kanalı istediği zaman değiştirebiliyormuş hatta çok yakında kontroller tamamen onda olabilirmiş. İnanamadım ve aşırı kızıp öfkelendim kendisine, ne yapmaya çalıştığını sordum, "hiç" dedi, sadece "hiç". Bu cevaba iyice tepem attı, tam elimi kaldırmışken kendimi mutfakta buldum. Ne zaman geldim hatırlamıyorum, bir şeyler atıştırmak için dolabı açtım , sonra birden duraksadım, yoksa bana bu kontrolüm dışındaki şeyleri yaptıran İnci miydi, inanılmaz korktuğumu hatırlıyorum, kontrollerin ona geçeceği ile ilgili dediklerini hatırladım. Mutfaktan kapıya doğru gidecekken kendimi tekrar buzdolabının önünde buldum.

Günlerim böyle ne zaman neyi yapacağımı bilemediğim ve kendi kendine yaptığım otomatik eylemlerle geçmeye başladı. İnci'nin bunda parmağı olduğuna adım gibi emindim. Zamanla bu kara büyülü oyunlarını da bıraktı, serbest kaldık hareketlerimizde fakat adım gibi eminim ki kardeşimin cismi burada olsa da artık başka bir boyutta gezinmekteydi, benim hayatımda ise onun soyut saçmalıklarına yer yoktu. Yaşamam lazımdı, görmem gerekenleri görmem, duymam gerekenleri duymam lazımdı. Şu an yaşadıklarımın ne gereksiz olduğunu düşünüp sadece 'hiç, hiç, hiç' diye haykırıp, pişman olsam da onu biraz olsun anlamaya çalışmadığım için, o zamanlar umut vardı içimde ufuk çizgisine bu ağır beden içinde ulaşabileceğime dair delice bir umut.

"Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor."

Ve böylece başladı kardeşim bizden iyide iyiye kopmaya, bize tahammülü yok, kontrol etmekten de zevk almıyor ne zamandır, dünyaya tahammülü yok, maddeye tahammülü yok, garip bir şekilde derisi de artık bize benzemiyor, yer yer şeffaflaşan yerlerden çok kuvvetli bir ışık süzülüyor gibi hayret uyandırıcı bir şekilde parlıyor.

O gün geldi. Hepimizi topladı masanın başına önümüze samanyolunun takım yıldızlarını koydu. Sorar gözlerle baktık ona, "biliyorsunuz, görüyorsunuz halimi, maddeyi taşımakta zorlanıyorum, yıldız özüm fışkıracak yer arıyor ve ben maddenin ağırlığını taşıyabilen insanları gördükçe hayıflanıyorum, nasıl katlanabiliyorsunuz bilmiyorum fakat bana müsade; şimdi parmağımı koyduğum yere gideceğim ve hoşçakalından öte ne denir bilmiyorum" dedi ve parmağını nereye koyduğunu göremeden bir ışık huzmesinin gözümüzün önünde pencereden gökyüzüne yükseldi.

Hoşçakal İnci.

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

, , ,

Dolunay


"Dolunay yukarıda gümüş bir tepsi gibi pırltılarını saçıyor arka bahçeye. Asma yaprakları uzanıyor dolunaya doğru, renkleri artık yeşil değil, şeffaf bir mavi. Nefes alıp verir gibi yapraklar ve de çoşkuyla yol alıyorlar göğe doğru. Tüylerim diken diken oluyor böyle bir güzelliğin karşısında, korkuyla karışık huşu içindeyim, etraf aydınlık ve hiç ses yok, uzaklarda uluyan köpek havlamaları dışında. Bir şeyler olacakmış gibi bir his usul usul dolanıyor karnımın içinde, aya doğru uzamaya devam ediyor asma yaprakları, dolunay evin içinde artık.

Bu bir rüyaydı yıllar yıllar öncesinden kalma, unutmadım çünkü yazdım bir kenara, kaybetsem de o kağıdı görüntüsü gitmedi hiç gözümün önünden. Çok sonrasında gerçekleşen eski bir rüyanın içindeyim. Kalbim gümlüyor göğüs kafesimi yırtıp dışarı çıkmak ister gibi. Güm güm güm güm. Dallar büyümeye devam ediyor ve ay tüm haşmetiyle yukarıda.

Karnımdaki his geçmiyor, o da aya doğru yönelir gibi. Büyüyor karnım, korkuyorum, engelleyemiyorum, içinde bir şeyler kıpırdıyor, her geçen saatle beraber hızlanıyor büyümesi. Kramp girmeye başlıyor, nefes almakta zorlanıyorum, ellerimle karnımı tutuyorum durması lazım artık bir an önce. Dur yoksa öleceğim diye yalvarıyorum aya, kollarım yukarıda. Bıçak gibi saplanıyor sancı, kimseler yok evde, tek başınayım, ne yapacağımı bilemiyorum. Sancılar artıyor karnımın üzerinde kocaman bir çizik oluşuyor boyuna. Ben sancıdan duramayacak gibiyim artık, ay daha da büyümüş gibi üzerimde, küçüldükçe küçülmüşüm. Ay parlıyor bir an ve karnım yarılıyor, iki tane parlak ışık huzmesi bir kaç saniye tepemde dolandıktan sonra göğe yükseliyor. Ayın çevresinde iki tane yıldız göz kırpıyor bana ve sonra her şey karanlığa gömülüyor.

Yukarıya bakıyorum gökyüzü de aynı. Odalarda dolaşmaya başlıyorum. Yatak odasından gelen daha önce hiç duymadığım bir sesle irkiliyorum. Odaya yöneliyorum. Yatağın üzerinde bir şeyler kımıldar gibi. Korkarak yaklaşıyorum, yatak örtüsünü çekiyorum. Gördüklerimi nasıl anlatsam bilemiyorum. İnsan bebeğine benzer iki bebek yatıyor yatağın üzerinde. İkisinin de rengi neptün kadar mavi, gözleri tenlerinden çok daha koyu bir renk, kopkoyu bir lacivert neredeyse siyaha yakın. Gülümser gibi gözler. Yatağın başucuna oturuyorum ve kalbim huzurla doluyor. Her şey güzel olacak diyorlar bana, ağızları kıpırdamıyor, gözlerindeki sevgiyi görüyorum. Çoban yıldızından gelmişler öyle diyorlar ve onlar gerçek barışı ve gerçek mutluluğu öğreteceklermiş dünyaya. Çok geç değil mi diye soruyorum, hayır tam zamanı diyorlar, içim ferahlar gibi oluyor ama korkuyorum, anlıyorlar korktuğumu ve bir ezgi çınlıyor kulağımda. Çoban yıldızın ezgisi, titreşiyorum ezgiyle beraber. Ezgi içimde yankılanırken gerçeği görüyorum, hayır kalamam burada, siz de barışı getiremezsiniz diyorum onlara, gidelim hemen, ellerini tutuyorum ve yükseliyoruz göklere."

Bir kadın ikiz bebeği ile ölü bulunuyor yatağın üzerinde. Kurşun yağmuruna tutulmuşlar kadının eski kocası tarafından. Onlarsa bize maviliklerden bakıyorlar ve kadın "biliyordum" diyor "biliyordum, burası için artık çok geç"

Esindaş
, ,

Dönüş


Karanlıkta hiçbir şey göremiyordum, başımda inanılmaz bir ağrı, elim kolum uyuşmuş ve hissedemiyordum, birşeyler söylemeye çalışıyordum, kendi sesimi dahi duyamıyordum. Kaskatı, kıpırdayamayan, hissetmeyen bir taşın içinde gibiydim. Taş değildi bu içinde olduğum, benim cesedim diye düşündüm. Nasıl oldu da bu hale gelmiştim, bir kaza mı geçirmiştim, kalp krizi ya da belki saldırıya uğramıştım. Ağlayabilsem ağlardım, onu dahi beceremiyordum. Birazcık ışık yarabbim.

Yoksa uyuyor muydum? Bu da mümkündü fakat ne zaman kötü bir karabasan görsem kendi çığlığımla uyanırdım. Peki çığlığım nerede? Ya bu karanlık ne zaman dağılacak?

Kıpırdayamıyorsun, konuşamıyorsun, duyu organların çalışmıyor, bir tek zihnin hiç durmamacasına senaryolar üretiyor. Zihnimin de durması gerekirdi diyorum sürekli kendime, neden hala "hiç" olmadım? Ben varım fakat benim dışımda hiçbir şey yok.

Anılar geldi yavaştan kıpırdayamayan hissedemeyen ama sadece düşünebilen bana. Çitlerden aşağı atılmıştım, korkunç bir sesle suya düştüm. Fakat şimdi burası deniz mi? Deniz gibi değil, toprak gibi değil, taş gibi değil, yosun gibi değil daha çok nasıl anlatayım kapkaranlık ağır bir hava gibi, süzülüyorum gibi ve maalesef tüm bedenim yok olmuş sadece kafam kalmış gibi.

Sonrasında büyük düşüş, düşmemi engellemenin bir yolu yok gibiydi, sonsuza kadar düşecek gibiydim. Düşmediğimi aksine yükseldiğimi fark ettiğimde zaman kavramımı da kaybettiğimi anladım, yükseldikçe yükseldim, gökyüzünü aştım.

Yıldızıma ulaştığımda bunun ölüm değil "dönüş" olduğunu anlamıştım. Herşey, yaşadığımı sandığım herşey bir can sıkıntısının eseriymiş meğer. Canım sıkılana kadar oturdum orada sonrasında tekrardan herşeyi unutacağıma dair and içtim.

Esindaş