insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2019 Perşembe

, , , ,

Bitmeyen Yağmurlar


Saçlarına bir gecede ak düşüvermiş, bir gecede. Bir gecede ak düşüvermiş saçlarına. O upuzun sapsarı saçları gri oluvermiş. Aralarda güneş ışıltısına benzer birkaç demet sarı saç geçmiş günün hatırası olarak kalmış. Masmavi gözlerinin sönmüş feri. Şen şakrak bakan gözleri saçları kadar gri, kapalı ve bulutlu bir gökyüzü gibi artık. Kışa dönmüş ruhu, yağmur olmuş oluk oluk akmış, bitmemiş yağmurlar, açmamış güneş, kalakalmış, donakalmış soğuk mu soğuk bir kış gecesinde.
Anlatamadıkları var biliyorum. Anlatamayacakları var hissediyorum. Çay yapmış koydu önüme, yanıbaşımızda çıtır çıtır yanan sobadan ufak korlar atılıyor etrafa, gök kara, ev kara fakat saçları gri işte, gözleri gri. Elleri mi titriyor bardağı tutarken, akıtmadığı gözyaşı mı kalmış gözlerinin çukurunda,  sürekli mi dolu dolu bakar insan? Gözyaşı bürümüşken gözünü insan hayatı nasıl görür? Hafif bulanık ve olabildiğince kekremsi. Anlatacak mı bana gerisini? Tek arkadaşı değil miyim ben ve belki de şimdi tek yakını? Susmalıyım biliyorum, soramam biliyorum. Sobaya biraz daha odun atıyorum, bir bardak daha çay katıyorum bardağıma. Sessizce bekliyorum, yanıbaşına gelip, pencereden dışarıya bakıyorum. Bir anlığına, sadece bir anlığına gördüğüme inanamıyorum, güneş batmadan evvel ya da henüz batmışken kıpkırmızı bİr alev yutmuş gibi yeryüzünü, öylesine kırmızı bir parlaklık, ağaçlarda, yollarda, arabalarda, evlerde ve hemen ardından mosmor kesiliyor herbir yer. Denİz mor, gök mor, siyah mor, mürdüm mor. Kalbim duracak gibi oluyor, ona bakıyorum gördü mü diye. Görmüş besbelli, ıpıslak gözbebeklerinde şaşkınlığı görüyorum, son bir parıltı daha ve başı öne düşüyor tekrardan.
Dayanamadım daha fazla ve sordum artık sormam gerekeni:

-Ne olur anlat bana! Kulağa delice gelse de bilmem lazım sana olanları. Lütfen! Yargılamayacağım, soru sormayacağım, üstelemeyeceğim, sadece anlat.

Baktı gözlerime, bir ölünün bakışları bile daha sıcak olmalı dedim içimden. Buz kesmiş içinde bir yerlerde bir şeyler donmuş, kalmış öylece. Fakat anlattı bana:

-Çok garip değil mi? Mutluluklar ve ömürler inanmayacaksın ama üzüntüler dahi hep gün batımı kadar kısacık bir anda tezahür ediyor. Zamanı uzatan  biziz, lastik gibi çekip bırakıyorız onu. Yazan da biziz, çizen de. Bana ne olduğunun uzun solukta hiçbir anlamı yok belki de tekrar unutacağımdır, bu hayatta olmasa da,  sonsuzlukların birinde, ömürlerden birinde, bu göklerin herhangi birinin altında tekrar görene kadar  dün gece gördüğümü, gömülü kalacak kayıtlı defterlerin birinde. Nasıl söyleyeyim? Nasıl anlatayım? Bu bitmeyen yağmurların bir hikayesi varmış. Öylesine yas tutup, öylesine ağlamıyormuş gökyüzü. Bir öleni varmış, bir kaybı varmış meğer ve onun kaybı zamanımızın daraldığına bir dalalet. Feryat figan bağırmış gökyüzü, ağlamış, sinirlenmiş, gürlemiş ve yağar olmuş sürekli. Yağarken gördüm, kendi gözlerimle gördüm. Bakar olmasaydım keşke gecenin bir yarısında, görür olmasaydım keşke. Tüm kutsal varlıkların teker teker katledilişini gördüm, ataların ruhlarına işkence yapıldığını gördüm, yaka paça sürüklendiklerini gördüm, yağmurlarla beraber yere cansız hallerinin yağışını gördüm, yeryüzünde toprağın en dibine atıldıklarını gördüm, kalelerin zapt edildiğini gördüm, kötü çok kötü güçlerin her yeri ele geçirdiğini gördüm, sürüngene benzer, yılan gibi kıvrım kıvrım dolanan yaratıkların göğü ele geçirdiğini gördüm. Her yere dağıldıklarını gördüm, derin ve belki de binlerce, onbinlerde yıllık bir savaşın bizim göğümüzde de başladığını gördüm. O sırada oldu olan, saatler sonra baktığımda aynaya, tanıyamadım kendimi. Kötülüğe karşı elimdeki tek kozum beyaz saçlarım mı ola? Bu derece garip ve kırılgan bir bedenin içinde elimden ne gelir diye ağladım, ne kadar küçük ve aciz bir yaratığım diye ağladım. Gökle bir oldum ağladım, fakat sonra bir şey oldu, düşen yıldırımla birlikte, minicik küçücük  bir kuvvet hissettim içimde, toprağa düşen ulvi varlıkların tohuma dönüştüğünü ve toprağa yayıldığını hissettim. Fakat sanki toprak bendim, kanımda onlara ait bir şey varmışcasına damarlarımda akışını duyumsadım. Bedenim zayıf mı zayıf olsa da kanımdaki gücün farkına vardım.  Yarınların birinde, ya da çok daha yakın bir vakitte tohumların büyüyüp yüceleşeceğini gördüm gözlerimin arkasıyla,  nasıl görüyorsam geçmişi gözlerimin önüyle, öylece görüp bildim. Saçlarım beyaz ve kanım yüz milyonlarca yıllık, bedenim ise toza küle dönüşecek bir göz açıp kapama süresinde.  Bilginin ufacık bir kısmı ile deli divane oldum ben. Hadi şimdi sen söyle? Ne olacak bana? Ne olacak bize ve onlara? Geçmişi mi gördüm, geleceği mi? Hadi anlat bana! Susma, susma, susma....

Sustum, kalktım yerimden usulca boş bardaklarla beraber, çay koydum, yerime geçtim. Cama vuran yağmurlarla irkiliyordum artık. Kim bilir  neler ve kimler toprağa gömülecek... Kim bilir... Sustum, sustum, sustum. Bir daha konuşabilecek miyim bilmem.

Esindaş

10 Aralık 2018 Pazartesi

, , , ,

Vatan


Uyuyakalmışım sahilde,
tatlı tatlı dalgalanan maviliklerde,
uyandırmaya çalışmışlar çok
hiç oralı olmamışım.
Ben uyurken yıllar yıllar boyu,
altımdaki hasırı almışlar önce,
hafiften batmış taşlar,
aldırmamışım.
Şemsiyemi çalmışlar,
kurumuşum güneşin altında,
akken karaya dönmüşüm,
susamışım da çok,
farketmemişim.
Başımdaki şapkayı da almazlar artık derken,
bir bakmışım o da gitmiş,
dert etmemişim.
Okuduğum kitabı aşırmışlar,
yediğim aşımı,
aç kalmam ben derken
acıkmışım yavaştan,
umursamamışım.
Denizde balık bitmiş ben uyurken,
ağaçlardaki kuşlar, kümesteki tavuklar eksilmiş,
aldığım nefes dahi kirlenmiş,
hadi ordan demişim hadi oradan,
fakat eziyet çeken bir hayvanı
ta karşıdan görünce
uyandım ben,
çünkü ben belki de tüm kötülüklerin anasıyım
diğer tüm insanlıkla beraber,
her türlü kazığı atsak birbirimize
ruhum ne duyar ne aldırır,
fakat eziyet çeken bir hayvan için
suçsuz, günahsız bir gariban için
akan sular durmalı, güneş içinden patlamalı
saçmalı ateşlerini, alev alev yakmalı
dağlar yarılmalı ve dışarı akmalı.
uyandım ben de işte
ne kendim için, ne de geride kalan insanlık için
sadece o kadar eziyete rağmen
masumca bakan bir çift göz için.

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

, ,

Kan ağlar


Çevremde hareket halinde olan her şeyin bir an için durduğunu sandım. Ben hariç, hareket edebiliyordum, donakalmış bir zamanın ortasında tek ben. Aklımdan bir sürü şey geçti, saçma sapan birbiriyle bağlantısız şeyler; bir yerlerden duyduğum acıklı bir aşk hikayesi, ne olmuştu kıza, adamın öldüğünü sanıp kendini mi öldürmüştü? Yarım yamalak, bölük pörçük şeyler işte. Zümrüt yeşili gözlerini tamamıyla kapamadan önce ne geçiyordu aklından? Son kez parmakları oynarken, donuklaşan gözlerinde hangi resim vardı? Çok etkilemişti beni bu hikaye, oysa ki aşk hikayeleri bana göre değil. Fakat o kız yiğitçe öldürüverdi kendini, ötedeki diyarda kavuşuverecekmiş gibi, oysa ki adam yaşıyormuş, çok geçmemiş kızın ölümünden sonra koluna başkasını alması için. Zümrüt yeşili gözlü kızın parıldayan bakışları donunca hikaye bitmeliydi, devam ettirmiş işte acımasız anlatıcı.

Ben bunları şimdi neden hatırlıyorum ki? Fadik bile geldi aklıma. Hizmetçi Fadik, zavallı Fadik, iki örgülü Fadik, odun taşıyan su taşıyan Fadik, yemek yapıp okumaya çalışan Fadik, yetim Fadik, öksüz Fadik. Kitabın sayfaları parçalanana dek defalarca okudum onu, Fadik oldum, su taşıdım, yemek yaptım, hizmetçiydim, bağrıldım, azar işittim, ne olursa olsun insanın onurundan, bildiğini söylemesinden vazgeçmemesini de öğrendim ondan.

Tüm bunlar aklımdan geçerken zamanın neden durduğunu bilmiyorum, sonsuza kadar vaktim var gibi. Uzaklarda bir yerlerde güneş batıyor olsa gerek, çevremdekiler pembe-mor renk aldı, hafif kızıllıklar aktı pembenin morun içine, kan kırmızısına doğru dönecek gibi.

Korktum nereden geliyor bu kırmızılık, kendime baktım, artık kendime yukarıdan bakabiliyorum saçlarımın kırmızısı akıyor, grileşiyor, donuklaşıyor saçlarım, her tarafa yayılmış kırmızılık. Savaş çıkmış olmalı bir yerlerde diyorum, buradan çok yakın ya da uzak olması neyi değiştirir, benim saçlarımı kanatabiliyorsa, kim bilir kimlerin nereleri kanıyor? Ağlayan çocuklar olmalı, anneleri babaları için, köpekler ve kediler apaçık ortada, füze insan hayvan ayırt etmiyor, her yer kan, daha çok kan. Kendileri için insan kurban edilen zamanın tanrıları, bir yerlerde yaşıyor olmalı. Acımasızlığın, pisliğin, kötülüğün içinde.

Ben neden buradayım? Daha da yukarı çıkıyorum, kanlı ellerini görüyorum insanların, kirli ellerini. Tüm insanlığa bulaşmış kan, sıçramış orasına burasına, korkunç korkunç. Bağırıyorum kurtarın beni buradan, saçlarım hala kanıyor. Çocuklar ağlıyor, ben yerde yatıyorum sere serpe. Beni kim öldürdü? Ya da ölmeli miyim, tiksindim, iğrendim, denizi ve gökyüzünü mavi bilirdim meğer kırmızıymış. Dönmeyeceğim, başımda insanlar birikmiş, hayır zorlamayın, geri gelmeyeceğim. Hayır, hayır, hayır.

Kalbimden bıçaklamış beni, bir iki kere yetmemiş. Beş kere bıçaklamış. Yaşattılar beni bir şekilde, saçlarım gri artık ve gözlerimin ucunda her an damlayacakmış gibi duran gözyaşlarımla, yalnız, bitkin ve küskünüm.

Esindaş