hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2019 Salı

, , , , ,

Yıldız Tozu


Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.

Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:

"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı,  yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.

Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok  daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık.  Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde  sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını  iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı?  Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?

Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.

Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!

Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar  her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.

Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."

Esindaş

9 Mart 2019 Cumartesi

, , , ,

Düşmek, Düşünmek ve Düş Görmek



" Sakin ol, her şey yoluna girecek lafını birilerinden duymayı o kadar isterdim ki; birinin sırtıma vurup hiçbir sorunun olmadığını söylemesini, hayat bu demesini, yanlış yoktur demesini. Tek yanlışın bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmek olduğunu söyleseydi ya biri bana! Sırtıma usulca dokunup; 'her şey geçiyor, kış da bahar da , yağmur da kar da, güneş de ay da, sen de ben de, önemi yok dolayısıyla ne senin ne benim' demeliydi birisi. Ağlamamamı üzülmememi, göz açıp kapayıncaya kadar avuçlarımdan kayıp giden bir ömrün elemle, kederle geçmesi kadar acınası başka bir durum olmadığını, ne olursa olsun, hayata ve tanrıya, evrene ve yıldızlara, aya ve güneşe, atalarıma olan inancımı kaybetmemem gerektiğini. 'Doğduğunu nasıl bilmiyorsan, öldüğünü de bilmeyeceksin, bir an varsın, hemen ardından göçüp gitmişsin' demeliydi o kişi bana. Annem demeliydi, babam demeliydi. Gök gözlü dedem, gök gözlü ninem demeliydi.
Hayır demedi fakat kimse. Doğuştan bende var olan melankoliyi anlayamadılar, anlatamadım. Yağmurla, rüzgarla, depremle, yıldırımla, şimşekle mücadele edemeyeceğim söylenmeliydi bana. Boyun eğmeliydim belki de. Ne de olsa hayatın ta kendisinin boyun eğmeyenlerle ilgili bir sorunu var gibi. O boyun eğilecek, o kibir bitecek, o gururla bakan gözler, gözyaşıyla dolacak, yerçekimi kurban ister, yerin altı kurban ister ve ne acıdır ki; gökten geleni yutar, yerin dibine çeker. Ellerİn o yüzden göğe dua eder de sen bilmezsin nedenini. "Kurtar beni tanrım, bir güç benİ çekiyor. Kurtar beni tanrım çok fecİ düştüm ve düşüyorum. Göğe katına al beni". İç çekişlerin yersiz, iç çekişlerin boşuna. Avuçların terler, kendini çekip kurtaramazsın topraktan. Topraktan imal kırılgan bedenin, geri dönüşecek elbet yapıldığı maddeye.
'Çok feci düşmüşüz, haberimiz yok, düşerken düş görüyoruz, haberimiz yok, düşerken düşünerek var ediyoruz haberİmiz yok. Hepsi bir düş haberimiz yok.'
Bunları da deseydi ya o biri bana. Düşe kalka öğrenmeseydim, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kalbimdeki cevherden daha mühim olmadığını neden demedi kimse bana? Olaylar geçer, mevsimler geçer, rahimler açılır, mezarlar açılır, birkaç kemik parçası için miydi onca savaş?. "Gözlemleyen gözlemlenenin bir parçası olduğunda işte o zaman olan olur, sakın tepedeki gözlem evinden ayrılma" da denmedi bana. Kendi kendime düşüp düşünüyorum öylece şu koca düşün içerisinde."

Gökkuşağı renkli bir kazak vardı üzerinde, kapalı havaya, griye, siyaha, laciverte inat güneşin renklerini giymişti üzerine. Ve de buraların havasına karşın huzurluydu o, sakindi o. Güneş imiş ismi zira. Her hafta aksatmadan ip alırdı benden, rengarenk ipler. Arada bir yaptığı şeyleri giyer gelirdi, tıpkı bugünkü kazağı gibi, her seferinde yapılışındaki incelik afallatırdı beni. İnanılmaz güzellikte kazaklar, bluzlar, etekler çıkardı ellerinden. Renkler daha bir çoşardı sanki, şekiller başka diyarların kapıları gibi gelirdi gözüme. Nasıl bunu beceriyor bilemezdim. Sormalıydım, bu fırsatı kaçırmamalıydım: - Affet sorumu şimdi. Çok güzel konuşuyorsun, çok güzel anlatıyorsun. Başından neler geçti kimbilir. Asıl merak ettiğim şu; neden sürekli örüyorsun ve nasıl bu kadar güzel olabiliyorlar?

Gülümsedi hafifçe narin sarı bir papatya gibi, saçlarının arasından bir demek ışık geçti, kızardı iyice, gözlerine değdi sonra o ışık, pasparlak iki küreye döndüler. Afallamıştım 'nesi vardı bu kızın böyle'
Saymak için örüyorum, sayılarla örüyorum, ilmek sayıyorum, sayarken anıyorum ayı, yıldızları, dağları, tepeleri, denizleri ve okyanusları Tanrımı anıyorum. Başka bir şey düşünmeme gerek yok benim. Hayat ister üzerinizden kara bir bulut gibi geçsin ve sırılsıklam etsin sizi, ister parlak bir güneş ısıtsın sizi, ister ayağınızın dibindeki yer sallansın ve ister arkanızdaki dağ yıkılsın sadece sayıyorum ben. 1,2,3,4,5. 1,2,3,4,5. Doktor doktor dolaştırdılar beni sayma hastalığımın tedavisi için. Fakat aslına bakarsan önce doktor hanım ve beylerin kendilerini tedavi ettirmelerİ lazım, sağlam bir inanç ve temiz bir kalp için. Şaşkın şaşkın bakmayın öyle. Zararım yok benim. Şimdi sizinle konuşurken içimden 10 defa 294983740 sayı. - Zikretmek gibi öyle mi?
- Bilmem ki. Bu benim doğrum. Kapıları bu yolla açıp kapıyorum. Nasıl diyeyim, bu dünyanın yükü omuzlarıma düştü ve ben de düşmekten ve düşünmekten yoruldum. Bir kapı var ki, onu açarsam tamamen gideceğim belki de. Fakat neyse, başınızı çok şişirdim, deli saçması bunlar, çok kanmayın bana. Hoşçakalın.

O kadar hızlı kalktı ve gitti ki, başım döndü hızından. Hiçbir şey diyemedim. Yoğun bir gündü o gün. Baya bir müşteri dolmuştu. Unuttum sayılır neredeyse. Çoluk çocuk ve eşim derken pek düşünmedim kızıl saçlıyı. Fakat o bir daha hiç gelmedi. Haftalarca, aylarca gelmedi. Kayıp ilanı çıkarmış ailesi. İşte o vakit düştü aklıma düşlerin, düşüşlerin, düşünmelerin çok çok ötesine geçmeyi başaran kızıl saçlı, zümrüt gözlü kız.

Esindaş

13 Şubat 2019 Çarşamba

, , , ,

H. ve M.



H. ve M.’yi arıyorum, doğduğumdan beri desem abartı sayılmaz da, hadi ben kendimi bildim bileli diyeyim. Tam bulduğumu sandığım anda avuçlarımın arasından kaçıverdiklerine defalarca şahit oldum. Ele avuca sığmaz imiş bunlar. Dokunursan toz olurlarmış, bakarsan saklanıverirlermiş hemen oracıkta bir yerlere. Saklanmakta üstlerine yokmuş. Sadece adları kalana kadar geride, yok ediverirlermiş kendilerini. Varlıktan yokluğa geçiverirlermiş hemencecik. Vazgeçmeyeceğim lakin. Yakalayacağım, tutacağım ellerimle.

Her taşın altına baktım neredeyse, bazen yuvarlandıklarımın dibinde olduklarını varsaydım, bazen dağın başındaki kayanın birinin altında saklandıklarını, bazen denizin dalgasıyla dümdüz edilmiş pürüzsüz çakıl taşlarında aradım, bazen sipsivri amansız kayalıklarda. Her köşe başını döndüğümde hemen oracıkta bir yerlerde bulabileceğimi varsaydım. Benden önce dönenlerin birinden biri ses etseydi bari; ne de olsa aramayan yok onları. Çetin ceviz çıktı H. ve M. Anladığım kadarıyla, okuduğum kadarıyla, tüm hikayeler onların uğruna yazılmış, tüm öğütler onlar için, tüm savaşlar da keza bilinmedik toprakların birinden birinde çıkarlar ortaya diye yapılmış. İnsan insanı o yüzden dövmüş, insan insana tam da o yüzden ah etmiş. Masal kahramanları buldu derler, onlar ulaştı derler, yüz yıl uyuyan prenses sırf onu bulduğunu sandığı için uyandı derler. Tekrar uyumuş lakin, bir yüz yıl daha beklemeye değermiş. Çeşitli reçeteler var, bilmeyen yoktur onları. Şunları şunları yaparsan kavuşursun der onlarda. Misal arabanın içinde, koltukların altında yaşadıklarını söyleyen var, kimilerine göre şahane bir evde anca bulunabilirlermiş, fakir gariban evini sevmezlermiş pek. Doğru mudur ki? Pek de kibirli, pek de şatafatlılarmış.

Ben gene de dağı taşı tercih edeceğim, reçetelerin hiçbirini uygulamadım keza, uygulamak için de artık çok geç sayılır. Fakat, arada bir, hakikaten bir evin, bir arabanın, gösterişli bir elbisenin, alımlı bir ayakkabının içinde olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum da gene de varsayıyorum ki; oralarda bulunsaydı H. ve M., bunca insan azıcık da olsa rahata ermez miydi? Yok, yok rahat yüzü gören yok. Geçenlerde komşunun biri diğerine anlatırken duydum, H. ve M.’nin izini sürerken tamamen kaybettiğinden bahsediyordu. Meğer bu iki kafadar, takibe hiç gelmezlermiş. Her reçeteyi uygulamışmış bizim komşu. Arabadır, evdir, dört beş çocuktur. Yok diyormuş, ne yapsam olmuyor diyormuş. Şimdi teknenin birinde bulabileceğine dair bir düşünce belirmiş kafasında -keza H. M. en çok da düşünce ile ulaşır insanların zihinlerine-, alacağım dermiş, tekne ile kavuşacağım onlara. Ne desem bilemiyorum ki, belki de hakikaten bir teknenin içindedir. Denizde olduğunu çoğu zaman ben de varsaydım, baktım durdum, yüzdüm durdum, bir şeyler var gibi sanki sanki, benim de zihnimde belirmiyor dieğil, onların orada ikamet ettiklerine dair garip bir düşünce. Oralarda dolanıyorum son zamanlarda, deniz kenarındaki kayalıklarda. Ayağım takılacak bir gün oralarda atlayıp, zıplarken, belki de, belki de işte tam orada olacaklar, orası da bir muamma gerçi.

Herkes avcı olmuş bunların aşkından, birbirini avlıyor, görseniz, bilseniz, benim gördüğüm gibi, benim bildiğim gibi, daha fazlasını görmeye tahammül edemez, kör olmayı yeğlersiniz.Vaatler oldukça büyük, ben dahi kanıyorum. ‘Ben dahi’ dedim, yanlış anlaşılmasın, kibir değil bu. Çok okudum, çok gördüm, çok gezmesem de, çok gözlemledim. Oradan biliyorum işte, tüm bu avcıların yegane avı H. ve M. olmuş, fakat onlar av değil, onlar elle tutulur değil, izahları yok onların, maddeleri yok onların, onlar ufuk çizgisinde yaşayan ulaşılamaz şeyler. Bir tür idea felsefenin dilinde, bir tür inanç dinlerin dilinde, benim dilimde izahsız, anlamsız, elle tutulamayan, umut benzeri, uçucu, yaklaştığınızda buhar olup uçan, uzaktan sislerin içinden size göz kırpıp duran, yaşamamızı, umut etmemizi, kaybolmamamızı, hayata dört elle tutunmamızı sağlayan varlığı ile yokluğu birbirinden ayrılamaz uçuşan fikirler.

Ben hiç kimseyim amma, siz daha iyisini bilirsiniz amma, anlatmadan edemem kilim dokuyan dedenin bana söylediğini. Vakitlerden bir vakitte, mekanlardan birinde karşılaştım kendisiyle. Gözümü ayıramadım yaptığı işten, saatlerce, rengarenk iplerin arasında, uç uca bağlayarak onları, üzerlerinden geçirerek bir birini, bir ötekini, düğümler atarak birbirine, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen insan gözüne, büyük, büsbüyük bir kilim dokurken izledim onu. Varlığımı fark ettiğini düşünmedim bile, öylece, durmadan düşünmeden birbiri ardına ilmek atıyordu, desenleri ortaya çıkarmak adına. Desenler ki ne desenler. içinde kaybolursunuz, sanırsınız ki, ayı güneşi, yıldızları, samanyolunu ve koskoca evreni dokudu parmaklarının arasında öylece capcansız duran iplerle. Sonra birleşince onlar sandım ki bu bir büyü. Kilim mi benim içimde, ben mi kilimin içindeyim bilemedim. Kaybettim bir süre yerimi, yurdumu, vaktimi. göğü ördü sanki tepeme, yeri ördü sanki ayaklarımın dibine. İşte o dede şöyle dedi bana:

Yerde arasan bulamazsın ne huzuru ne mutluluğu
gökte arasan bulamazsın ne huzuru ne mutluluğu
İnsanlarda arasan hiç bulamazsın
Eh belki otlarda ve hayvanlarda.
Sen iyisi mi yaz bir kenara şu dediğimi,
Örülüdür o tüm bu maddenin içinde
Ayrılamaz, ayrıştırılamaz o.
Ne aranabilir, ne bulunabilir o.
Ellerinin arasında, gözlerinin gördüğü yerde
Ve de onların özündedir.
Fakat lakin dokunmaya yetmez tenin
Ve ne görmeye gözün yeter, ne işitmeye kulağın.
Aha da bu kilimdeki ipler desenlerin içinde nasıl kaybolduysa
Öz ve hakiki olan da evrenin deseninde kaybolmuştur.
Tek tek arayamazsın.
Sen ne yap, ne et,
Umursama artık, içinde yaşıyorsun
Dışında aramayı bırak.
Ama tam da burada başlar asıl hikaye;
İçinde olduğun şeyin ne olduğunu
Bilemezsin asla.

Esindaş

25 Aralık 2018 Salı

, , , , , ,

Rüya Sokak


Tanrı gözünü kırptı
Ve tam o anda ben,
Doğdum, büyüdüm ve öldüm.
Her ölümümle
Doğdum.
Her doğumumla öldüm.
Arada uğradığım
Rüya caddesindeki
Sarmaşıkların arasına dolandım.

Rüya caddesinde gözümü açtım,
Uzun uzun uyumuşum,
Ömürler boyu,
Ölümler boyu
Asırlar boyu,
Tanrının saniyeleri
Benim tüm hayatımmış meğer,
Uyanınca farkettim.
Sonra sonra gördüm ki;
Gök maviymiş.
Ama bildiğiniz gibi değil!
Bildiğim gibi değil!
Parlak, ışıltılı bir mavi
Yeşil ya da gri.
Ve pamuk pamukmuş bulutlar.
Kırmızılı, turunculuymuş yerler.
Bazı bazı yere inermiş gök
Islanırmış toprak,
Bazı bazı göğe çıkarmış yer
Kızıllaşırmış gök.
Yer neyse gök oymuş
Ve gök neyse yer o.
Yansırlarmış birbirlerine.
Ve tüm yansımalarla bir
Yanılsamalar doğarmış
Zihinlerimizin içine.
Ve tüm dünyalar
Döner dururmuş.
Bizim için, bizle beraber.

Rüya caddesinde gözümü açtım.
Ve şimdi tekrar uyuyacağım.
Hatırlamazsam eğer
Sonsuza kadar derler.
Sonsuza kadar
Dönüp duracakmışım.
Su gibi,
Buhar gibi, buz gibi.
Hoşçakal mavi ve kızıl
Unutursam affedin.
Unutmazsam beni de alın.

Esindaş

12 Aralık 2018 Çarşamba

, ,

Kaçış


Oradaydım.
Soğuk ve yağmurlu bir kış günü,
Dış tarafı çamurdan pislenmiş
Kerpiç bir evin içinde.
Duvarda dayıma gönderilmiş
Artist fotoğraflı kartpostallar.
Kenardaki bir ayağı kırık, tozlanmış masanın üzerinde
Pilli, anteni kopmuş bir radyo.
Ne bir kanal çeker, ne doğru düzgün çalışır.
Tahtadan divan üzerine kurulmuş dedem.
Ninem mutfakta kararmış, dibi tutmuş
Sahanlardan birinde mis gibi tereyağlı yumurta yapmış
Başka şey yemem diye söylenince ben.
Tezek kokuyor ev.
Hemen yan tarafta; boynunda nazar boncuklu kolyesiyle sarı kızın ahırı
Ve bir kümes, içinde; el bebek, gül bebek
Bakılan, sevilen tavukların olduğu.
İnek insandan daha değerli burada.
"Onsuz insan ne eder"
Der durur ninem.
Bense sömestir tatilinde burada olduğum için,
İçimden bilmem nelere nelere lanet eder halde,
Oflayarak puflayarak dolanıyorum daracık odanın içinde.
Tahta pencerelerden su giriyor içeri.
Tiksiniyorum içeriye dolan su birikintisine bakarken
Sobaya sokuluyorum biraz daha.
Dakika sayıyorum, saat, gün.
Ve şimdi ise
Saya saya 40 yılı devirdim
Köyden eser kalmadı,
Sarı kızdan.
Nenemim bizden daha değerli tavuklarından.
Velhasıl ne dedemden, ne nenemden.
Fakat aklımın bir köşesinde ben
Bir türlü sevemediğim o yerden
Ayrılamıyorum bir türlü.
Ve tarladaki yemyeşil buğday başaklarının arasında
Uzanarak gökyüzüne bakmaktan ötesini
Hayal dahi edemiyorum.
Acınası, içinden çıkılamaz
Kahrolası bir döngüye hapsolmuş
Zavallı, en zavallı, pek zavallı
Bu insan,
Aklını buğday başaklarının orada kaybetmiş
Ve zıvanadan çıkmış bir makinenin içinde,
Boynunu sıkarken görünmez eller,
Zihninin içinde
Hep oraya kaçmış.

Esindaş

10 Aralık 2018 Pazartesi

, , ,

Sarmaşık Uyanış


Uykusundan uyanan bir kızın hikayesi bu,
Başlangıcı buymuş,
Gecenin zifiri karanlığındaki güneş.
Sonunu göremesem de demiş,
Gördüğümü anlatacağım herkese
Fakat kimse yokmuş aslında.

Güneş doğmuş gecenin ortasına
Uykusundan uyanan kızın penceresinden içeriye,
Bir kaç dal ile beraber,
Bir kaç ışık demeti.
Yatağından doğrulmuş,
Pencereden dışarıya uzanmış.
Kollarına dolanan sarmaşıklarla beraber,
Çizgi çizgi beliren sapsarı kör ışık.
Nefes almadığını farketmiş,
Gündüzün gece, gecenin gündüz olduğunu.
Ölmemiş, eminmiş
Ya da değilmiş, kim bilirmiş?
Ölü neymiş, diri neymiş?
Oradan oraya geçmiş gibi,
Yatağından öylece doğrulup,
Kendini saran sarmaşıklarla,
Gece doğan güneşi heybesine katıp,
Ayrılmış gariplikler ülkesinden.

Esindaş
, , , ,

Lafımı Etmeye Dahi Değmez


Beş yaşındaydım;
kumsalda kumla oynarken
kocaman bir deniz kabuğu çıkardım
ve kulağına hayatın ve ölümün sırrını fısıldadım.
Bir bulutun sırtına koyup
gökyüzüne gönderdim.
Büyüdüm ve unuttum;
yaşamayı, ölmeyi ve hayatın o kutlu gizemini de,
büyük bir korku büyüdü yüreğimde.
O koca yürek ufaldıkça ufaldı,
sonra bir gün rast geldim o buluta,
ve birden hatırladım;
ne yaşamdan korkarım,
ne ölümden korkarım,
büyüğüm en az bir su damlası kadar
ve de cesurum en az bir çakıl taşı kadar ve yürekliyim hiçbir insanın olmadığı ve olamayacağı kadar
çünkü aslında ben tek bir andan ibaret uçucu bir zerreyim
ve o kadar kısa bir an için hayattayım ki
lafımı etmeye dahi değmez.

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

, ,

Güvercin Karışıklığı


İnanılmaz güzel gülleri olurdu bahçesinde, önünden geçerken bakmaya doyamazdım. Mavi ahşap nostaljik görünümlü panjurları vardı, bahçe duvarının telleri de maviydi. Güvercinler için koskocaman bir suluk yaptırmıştı bahçenin ortasına ve o muhteşem ferforje masa takımı verandaya ayrı bir hava katıyordu, bayılırdım onlara. Kocaman çam ağaçları vardı, ağaçların gölgesinin bahçede yarattığı loşluk da ayrı hoşuma giderdi.

Fakat açıkçası kadını birazcık garip bulurdum, burnu mu büyüktü de mahalleli ile arkadaş olmamıştı yoksa sadece narin ve utangaç mıydı? Çok kısaydı, en fazla 1.20 civarındaydı. Saçları hep küt kesim olurdu ve koyu sarı. Ne saç rengini ne de kesimini değiştirmişti yıllar boyu.

Fransızca öğretmeniymiş, hakkında bildiğimiz tek şey buydu.Çocukları var mıydı, hayatında birileri var mıydı Allah bilir ama ben hiçbir zaman onun yalnız bir kadın olduğuna inanmadım büyük ihtimalle yüzündeki kendine emin ifadeden ve vakurlu edalarından, biraz da korkardım nedenli-nedensiz.

Kışın evde olmadığı birgün evin önündeki sokaktan geçerken bodrum katından gelen garip sesler duyduk, kuş sesiyle çocuk sesi arasında, anlam veremediğimiz sesler. En sonunda kedi olabileceğine karar verip oyalanmadık orada.

Birkaç hafta sonra oradan geçerken gene o sesleri duyduk, bu sefer kedi olmadığına emindik, bir taraftan çocuk sesine de benzettiğimizden bir cesaret bahçeye girdik, bodrum katının kapısına yöneldik, sesler artmıştı. Bi yarım saat ne yapacağımızı bilemeden beklemişizdir orada, en sonunda korku dolu seslere katlanamayarak açtık kapıyı. Kapıyı açmamızla çıkan yaratıkların garipliğinden,kalbimiz duracak sandık.

Güvercin suratlı insan vücutlu minik cüceler, insan suratlı güvercin vücutlu büyük kuşlar, güvercin gibi ses çıkaran cüceler, insan gibi ses çıkaran güvercinler, hepsi mahalleye yayıldı. Mahalleli neye uğradığını şaşırdı.

Sonradan kadının bodrum katında ne yapmaya çalıştığını anladık. Yalnızlığına çözüm arıyormuş ve belki de hakikaten de gösterdiği kadar yalnız değilmiş. Şimdi mahallede bir sürü güvercin ile fransızca öğretmeni karışımı yaratık var, neyse ki saygılılar, ne versek yiyorlar ve gürültücü değiller.

Esindaş
, , ,

Yeşilin Daha Yeşili


Herkes toplanmış sırasını bekliyordu, neyi beklediklerini görebilmem imkansızdı, sıra kuyruğu baya uzundu, gene de merakıma engel olamayıp sıra boyu yürümeye başladım. kimler yoktu ki; kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar, çocuklar. Hepsinin gözlerinde umut görür gibi oldum, endişe ve kaygıyla karışık. Belirli bir zümreye ait olmadıkları belliydi fakat amaçları birdi o çok açık.

Neydi ki amaç? Yürümeye devam ettim, yol boyu levhaları okuyarak ilerledim. Sıranın başına doğru yaklaştığımda oradakilerden birine usulca yaklaştım ve neyi beklediklerini sordum, kadın yorgun ama umutlu gözlerle bana bakıp cevap verdi; "yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi bir yer varmış, orada ne hüzün ne de ölüm varmış, o yerin sırası bu, yıllardır gitmediğim yer kalmadı son umudum burası".

Boğazım düğümlendi üzüntüden ve belki de yaratacağım hayal kırıklığından, ne diyeceğimi bilemedim ama söylemek zorundaydım. Üzgün gözlerle kadına baktım ve usulca mırıldandım; "levhaları okumadınız mı? kafanızı oraya götürmemelisiniz, ancak kafasının kesilmesini kabul edenler gidebiliyormuş oraya, bakın herkes teker teker geri dönüyor". İnanamadı kadın, haklıydı da, çevresine bakındı, yavaş yavaş insanların dağıldıklarını gördü ve kalbi kırık, omuzları düşük geri döndü o da. Birkaç saate bir ben kalmıştım, kafamı koltukaltıma aldım ve ilk adımımı attım.

Esindaş