hayalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2018 Pazartesi

, , , ,

Fırtına


Sonunda karar verip evden dışarı adımımı attım, pek hevesli değildim gerçi, ne denize girmeye ne de güneşle yüzleşmeye fakat günlerdir evden dışarı çıkamamanın verdiği bunaltı daha fazla oturmama engel olmuştu. İçeride bıraktım onu, kendi kendine idare etmeyi biliyordu, hatta belki de günlerce tek başına kalabilirdi eğer ki ben daha kaygısız bir insan olabilseydim ya da daha arkadaş canlısı.

Yavaş yavaş indim yokuştan, benim gibi bir kaç insan da yürüyordu; anneler ve çocukları, mahalleden komşular, sevgililer, yazlıklara gelen misafirler. Bir kaç tanıdığa başımla selam vermek zorunda kaldım göz göze gelince. Hiçbir gruba ait olamamak böyle bir şey işte ya da kendi zihninin içine hapsolmak ya da geride bıraktığınız kişinin zihnine hapsolmak, hem bundan bir dereceye kadar memnun olmamak hem de kaçmak için hiçbir şey yapamamak. Başımı önüme indirdim ve şapkamın kenarları arasına sığındım. Sahil oldukça kalabalıktı. Kayalık ve bolca deniz kestaneli bir yer olduğundan genelde iskelelerden girmeyi tercih ediyordu insanlar fakat ben değil. İlerleyerek kuytu bir kayanın dibinde şans eseri boş yer buldum. Hava çok sıcak değildi ve karşı koylardan gelen tatlı bir esintiyle minik dalgalar eşliğinde sallanıyordu deniz. Çok vakit kaybetmeden atladım denize, harika bir ılıklığı vardı, uzunca bir süre çıkmadım da ta ki rüzgar artana, dalgalar kıyıya çok daha sert vurana kadar.

Aklım bir taraftan da oğlumdaydı. 30 yaşındaydı. Yaşıtları çoktan iş güç sahibi olmuş, evlenmiş yuva kurmuşlardı; tabi bunlar, sözüm ona mutluluk, güvence vermesi beklenen ve bir nevi insanın aslında ne kadar yalnız olduğunu unutturuverecekmiş gibi kurumlaşmasını sağlayan müstesna ve güzide faktörler fakat hayat yapacağını yaparken her türlü güvenceyi, her türlü kurumlaşmayı bir çırpıda söküp atabiliyor.

Hayata karşı insanların gerçekte güvencesi ne olmalı sorusunun cevabı şu yaşıma rağmen hala bende yok ve de dolamayan boşluğu nasıl anlamlaştırabileceğime dair bir ipucu ki o boşluk en çok da o kazadan sonra gözüme görünür olmuştu.

Oğlumu tam olarak anlayabilmemin imkanı yok. Zihninde neler geçiyor, ne düşünüyor bunların hiçbirini bana anlatmadı. Elimde 5 yıl önce bana dedikleri dışında onunla ilgili hiçbir bilgim yok. Bilge kişilerin dediği gibi; "hiçbir şey zamanın hiçbir noktasında sizin olmamıştır, bu bir illüzyondur". Oğlum da bana bir yabancı. Dalgalar gitgide büyüyor, ayaklarıma kadar değmeye başladı su. Bu mevsimde denizi böylesine dalgalı görmeye alışık değilim, şaşırdım biraz, ayağa kalkıp insanları gözlemledim, dalgaların farkımda değillermiş gibi rahat rahat takılıyorlardı, ben de umursamamaya karar verdim.

Aklımın beş yıl öncesinde bu derece takılı olması hepimiz için büyük bir travma olmasıydı ki o travma neticesinde 'hayatta bir şey olmaz' dediğim evliliğim bitti. 27 senelik evliliğim tek kalemde sonlandı. Hayatın vururken iyi, kötü, yalan, yanlış ayırt etmediğini ilk defa o zaman kendi gözlerimle gördüm; aslında herkese eşit mesafeliydi fakat mesafeyi koruyamayanlar insanlardı. Hayatın onların lehine ya da aleyhine olduğuna inananlar, seçilmiş ya da bahtsız olduğunu düşünenler arasında da hayat için bir fark yoktu. Fırtınanın hangi ağacı, hangi aileyi devireceğinin umurunda olmaması gibi.

O gün fırtına bize çarptı. Böylesine bir fırtınayı hiçbir zaman yaşamamıştık aynı zamanda akıl almaz bir yağmur yağıyordu, bardaktan boşanırcasına yağıyor demek dahi yetersiz kalır , bir nevi tufan günüydü. İşte o uğursuz günde oğlum arabayı kullanırken, elinde olmadan gerçekleşen bir kaza neticesinde -ki en ufak suçunun olmadığını raporda uzmanlar belirtmişti- nişanlısını kaybetti. Saatlerce elini bıraktıramamışlar, çok uzun bir süre tek kelime etmedi. Sayısız psikiyatriste gitmemize rağmen kesinlikle kimseyle konuşmuyordu ve eşim evdeki bu ortama daha fazla dayanamayıp çekip gitti. Oğlumla ben başbaşaydım. Aradan haftalar geçti en sonunda oğlum karşıma geçti ve bana o inanmakta zorlandığım hikayeyi böylece anlattı:

-Anne seni bu kadar üzdüğüm için çok çok üzgünüm ve de babam dahi terk etmişken beni ve de seni, senin hala benim için ayakta kalmaya çalışmanı vicdanıma sığdıramıyorum. Fakat artık benden daha başka bir şey beklememen gerekiyor. Aklımın başımda olmadığına inandığını biliyorum; ne yazık ki bu bile o kadar göreceli bir kavram ki,. Akıl zaten nerededir ki? Nefes aldığımız, burun deliklerimizden, ağzımıza dolan havanın akıl olmadığını kim bize ispat edebilir? Aklın bize dışarıdan verilen bir şey olmadığını, tüm korkuların, endişelerin ve kaygıların bize dışarıdan zorla, hayat enerjimizi emmek için verilmediğinin garantisi nerede? Korku ve kaygı ile biçimlendirilip ötesini göremediğimiz zihnimizin içinde hapis yatmadığımızın garantisi ne? Yine de bu hapishaneyi korumak için, oradan çıkmamak için elimizden geleni yapmadığımızın ispatı ne? Öyle bakma anne, delirmişim gibi. Kim daha deli o bile göreceli bir kavram. Fakat daha fazla zorlamayacağım o konuyu. Kazayı merak ettiğinin farkındayım. Hayır düşündüğün gibi gerçekleşmedi, E. yi bedeninden çıkarken gördüm. Garip bir şekilde gülümsüyordu bana ve sonra ne olduysa zihnime girdi. O zamandır beraber yaşıyoruz. Ben onun, gözü, kulağı oldum ve o benim her şeyim. Evet belki de aklımı kaybetmişimdir ama anlattığım gibi; aklım iyi bir şey olduğunu sanmıyorum artık. E. zihnimdeyken gelecek korkumuz yok, yalnız kalma korkumuz yok, ölünce ayrılmak zorunda kalacağımız gibi bir korkumuz da yok. E. nin bana dediğine göre bir sonraki fırtınada burada olmamızın bile gereği kalmayacakmış. Ah anne, keşke inanabilseydin, bu dünyada olunamayacak kadar huzur doluyum. Hayat ve ölüm arasındaki tek farkın istemsizce soluduğumuz akıl olduğunun farkındayım artık ve ondan da kurtulacağız. Tekrardan sessizliğe gömülürsem üzülmeyesin daha fazla. Sen, ben, o, biz, siz ve onlar aklın olup olacağından çok daha büyüğüz ve aklım sınırları dışında yaşamamız gerekir.

Tek kelime etmedi daha sonra ve ben her şeye yabancılaştım, eski dostluklarıma, insanlara ve yeni arkadaşlıklara kendimi bitkilere ve hayvanlara verdim ne düşüneceğimi neye inanacağımı dahi bilemeden, kafamda binlerce cevapsız soruyla dımdızlak kalakaldım hayatın karşısında. O kadar savunmasızım ki her yerden vurabilir.

Beynim zonklarken tüm bu düşüncelerle, diğer taraftan dalgaların üzerime üzerime geldiğinin farkında olamamışım. Fırtına çıkmıştı, sahildeki herkes alelacele kalkmış ötelerini berilerini hızlıca toplamakla meşguldüler. Ben de kalktım ve ne varsa çantaya doldurdum. Eve doğru hızlıca giderken, oğlumun bir sonraki fırtına ile ilgili dedikleri tekrardan geldi aklıma, beynimden vurulmuşa döndüm, koşturmaya başladım bir taraftan hızlıca yağan yağmurla sırılsıklam olmuş diğer taraftan fırtınanın beni bir yerlere savurmaması içine önüme gelen direk ve ağaçlara tutunmaya çalışıyordum.

Eve vardığımda karşımda oğlumu ve beş yıldır ölü olan nişanlısı E.'yi görünce, zaten bir şekilde içten içe biliyor olduğum ve beklediğim fakat olmaması gereken bir olayın gerçekleşiyor olduğunu anlamıştım. Oğlum gidiyordu. İkisi elele tutuşmuş, gülümsüyorlardı bana. Yüzümdeki çarpık gülümsemeyle bakakaldım onlara, kapıya doğru yaklaştılar, son bir kez kafalarını çevirip baktıktan sonra kapıdan geçip gözlerimin önünde yok oldular.

Ve ben öylece kalakaldım.

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

, , , ,

Boğazımdaki Yara


Mezarlığın tam karşısında oturuyorum. Burada doğup burada büyüdüğümden çoğu zaman aklıma bile gelmiyor karşıda bir mezarlık olduğu, pencereden baktığımda tek görebildiğim ulu ağaçlar. Gene de kabul etmem gerekir ki, kışın oldukça korkutucu görüntüleri oluyor. Koca koca ağaçlar, köklerinde yatan insanların gücüyle, topraktan kurtulup evime yürüyüverecekler gibi, aklıma bin türlü korku hikayesi geliyor. Toprağın altında yatanların gerçekten ölü olmadıklarına ilişkin bir yazı okumuştum bir yerlerde, kemik neredeyse insan oradadır cümlesi ile biten metafizik bir yazı, ben bu gerçeği çok oldu öğreneli. Bu evde çok uzun yıllardır yalnız başıma yaşamamın etkisi midir bilmem, benim gerçekliğimin arasında sayısız kurgu var ve ben dahi çoğu zaman kurguları gerçeklikten ayıramıyorum.

Ben 50'li yaşlarımda kaybettim ailemin üyelerini, kardeşlerim kaldı, onlar da benden çok çok uzaktalar, beni garip bulduklarını söylerler, belki de o yüzden baba yadigarı bu köşke uğramaz oldular. Ailemi kaybettiğimden beri tamamen yalnızım, en büyük garipliğim bu yalnızlığım olsa gerek fakat insanlarla arkadaşlık yapabilme şansım yok ne de samimiyetsiz üç beş kelime sarf edebilmek. O bile ağır yük geliyor bana. 65 yaşındayım ve tek bir arkadaşım olmadı şu hayatta, onlar dışında. Oturduğum köşk 3 katlı bir de çatı katı var ki yıllardır uğramadım oraya. Büyük oranla bakımsız ve dökülüyor fakat iç mimarlığı binadaki yaşlılık izlerini bile göze hoş göstertiyor, dekorasyonu ta 1920'lerden kalma, görüp görebileceğiniz her şeyin antika değeri var evin içinde, zaten bu yaştan sonra yeni bir şeyler hayal edip gerçekleştirebilmem imkansız. Evin bahçesini de ayrı seviyorum nedendir bilmem bahçedeki mis kokulu iğde ağacı içimi hüzünle karışık sevgiyle dolduruyor.

Mezarlığı ziyaret etmeyi rutin bir alışkanlık haline getirdim. Ölüler ve ben bu evde içiçe geçmiş haldeyiz ve özellikle geceleri onların hikayelerini duyabiliyorum, kimse hiçbir zaman tam olarak ölemiyor, öldükten sonra dahi zulüm çeken çok var. Zaten düşününce dışarıdan düpedüz deli görünen birinin dostu nasıl olabilir? Son zamanda mezarlığı ziyaret etmeye benimle beraber gelen biri kedi biri köpek iki arkadaşım oldu gerçi, tek tek hepsine gidip dertlerini soruyorum, köpek ve kedi kendi sahiplerinin mezarlarının başında kalıyorlar saatlerce, bazen dinlenmek için sırtımı bir ağaca verdiğimde biri sağ biri sol bacağıma oturuyor, masum kafalarını dayıyorlar dizlerime, bir keresinde bir ölü de katıldı aramıza -sonrasında pek ayrılmadı zaten- evrenin merkezine kayıtsızca oturmuş 4 canlı, hiçbirimiz hala hiçbir sırra vakıf değiliz, ölü neden ölmüş bilmiyor, ben neden canlıyım bilmiyorum. Ölü ve canlı arasındaki farkı dahi bilmiyoruz ne de bundan sonra neler olacağını.

Gerçi ölü adam bana umut veriyor sanki gelecek daha az korkutucu, daha renkli gibi, son baharım olsa da bu bahar ve de deli gibi korksam da galiba aklım kayıyor. 50 yaşında ölmüş, görünür hiçbir hastalığı yokken, bahçesindeki iğde ağacının kokusuyla sarhoş olmuş, denizi izliyormuş ve ölüvermiş. Öldüğünü çok sonra yaşayanlara karşı görünmez olduğunu fark ettiğinde anlamış. Karısını hatırlamıyor, karısını aşırı kıskandığını hatırlıyor ve çok çok güzel bir kadın olduğunu, turkuvaz mavisi gözleri aklında kalmış, "belki de" dedi bana bir gün "belki de içimdeki kıskançlık beni öldürmüştür".

Köşkün içerisinde çok ayna bulundurmuyorum, aynaların canlı ve egzantrik olduklarını düşünüyorum ve de beni nasıl istersem öyle gösterdiklerini. 40 yaşımdan bir yaş daha yaşlı değilim sanki, keşke birilerine sorabilsem kaç yaşında gösterdiğimi, açık kumral ve sırtıma inen saçlarımda da tek bir beyaz yok, gözlerim hala canlı ve parlak turkuvaz mavisi, beni kaygılandıran tek şey boğazımdaki yara, bir türlü kapanmıyor ve açıkçası ne zaman olduğunu da hatırlayamıyorum.

Salondaki tek bir aynanın karşısından ayrılmaz oldum son zamanlarda. Yanılmıyorsam bunun adı aşk ve beni affedin ama bu yaşımda aşık olmak benim için bir nimet sanki. Yaşamı boyunca karısından başka kimseyi sevebileceğine inanmamış ve şimdi beni seviyor, ben de onu çok seviyorum, bir ölü ve bir canlı nasıl olur bilmem ama hazırız yeni ve umut dolu hayatımıza.

Ben bu kadar mutluyken boğazımdaki yara içime korku salıyor. Kanamaya başladı son zamanlarda, bir gece O'nun yanındayken oluk oluk kanadı, nasıl durduracağımızı bilemedik kanı ve gene bir gündüz, bahçedeki iğde ağaçlarının altında, kan boynumdan ayaklarıma kadar indi ve minik bir kan havuzu oluştu ayaklarımın altında. Kucakladı beni, bilinmez bir yaradan ölmek üzereyim galiba, öptü öptü, ben nasıl yaptım bunu diyerek sarıldı bana sıkıca, acı yok artık, sımsıkı sarılışını duyumsuyorum sadece, gözlerim kapanıyor, beni sessizce yere bırakıyor öldüğümü düşünüyor olsa gerek fakat ölmedim henüz, deniz masmavi gözlerim kapanmadan son kez bakıyorum ve bir çığlıkla yığılıyor kocam yanıma.

Hatırladım fakat emin olun ölüler de sever. Bir daha ölmeyeceğimize göre sevgimiz sonsuz.

Esindaş