korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2019 Cuma

, , , ,

Ağlak Bulut



O günün ertesi günü,
Bir sonraki gün olmadan evveli.
Şimdiden sonra, sonradan önce
Ben hem var iken, hem yok iken.
Katledilmemden hemen sonra,
Doğumumdan hemen evvel.
Ne ölü, ne diriyken
Ve ben Tanrıyı bilirken
Ve Tanrı beni sever iken,
Beşiğe düşmemden asırlar önce,
Ya da hemen sonra.
Bilirmişim her şeyleri.
Yıldızları, güneşleri ve de ayları.
Yüreğimde kocaman kocaman delikler yok iken
Ve de nedenselliklerle,
Hürafeler ve de yalan yanlış hayallerle
Dolmadan evvel.
Korku nedir bilmezmişim
Yalnızlık nedir, acı nedir
Ağrı nedir, gözyaşı nedir
Ölüm nedİr, yaşam nedir
Büyük nedir, küçük nedir
Ak nedir, kara nedir,
Bilmezmişim.
Bilip bilip gene bilmezmişim.
Bildiğimi de bilmezmişim.
Bilmeme gerek yokmuş,
Ne hacet kara toprağa!
Yaslı göğe!
Ağlak buluta!
Çok az bir an sonra
Ya da anlar anlar anlar sonra
Ya da tüm anlardan önce
Bilmeme gerek kalmadığında,
Siz, biz, onlar,
Diğerleri ve ötekileri
Hep bir edeceğim aklımla.
Acıları yükleyeceğim
Yaslı, yaşlı ve kanlı buluta
Başka bir gezegende
Tekrar yağmaması adına
Tek bir sözle
Yok edeceğim onu.
Az biraz daha sabret hele!
Az biraz daha!

Esindaş

10 Aralık 2018 Pazartesi

, , , ,

Baykuş


Hayatımda ilk defa o gece baykuş görmüştüm. Her yer zifiri karanlık ve ben neden olduğunu dahi hatırlayamadığım bir sebepten ötürü dışardaydım, elektrikler iki gündür kesik olduğundan sokak lambaları da yanmıyordu, değişik bir korku içime dolmasa, gökyüzünde gördüğüm binlerce küçük yıldızın pırıltısının yeryüzündeki nesnelerde yansıdığını görebilirdim belki de ve fakat malasef karanlıkta körüz biz ve bir o kadar da korkağız. Yaşama dört elle sarıldırtan ölüm korkusu yüzünden koltuğundan kalkamayan bezgin, yılmış, zavallı, ruh hastası bir bireye dönüşmeye başladığımın farkındayım ve bunu kendimde görmek dahi binlerce dikenin yüreğime girmesine benzer bir his yaratıyor ruhumda. Karanlığa gözüm alışmaya başlıyor yürüdükçe ve merak korkuya meydan okuyor. Gökyüzünün bu kadar yıldızla dolu olabileceğini hayal dahi edemezdim ve bu sessizlik içinde kulağıma gelen karanlığı seven yaratıkların cümbüşlü sesleri, kendimi bambaşka bir dünyaya adım atmışım gibi hissettiriyor.

Patika yoldan ormana doğru ilerlerken geçtiğim her bir çalılığın içinden garip hışırtılar duyuyorum, dallar fısıldaşır gibi birbirine çarpıyor, arada bir denizden geldiğini varsaydığım bir uğultu kulaklarımı rahatsız ediyor. Beni bu saatte dışarı çıkartan, karanlıkta ormana doğru gitmeme sebep olan durumu hatırlamaya çalışıyorum. Ne olmuştu da dışarı çıkmıştım? Hafızam hiç olmadığı kadar kötüydü, zorluyorum ve bölük pörçük bir telefon konuşmasını hatırlamaya başlıyorum. Gecenin kaçıydı? Uykumdan uyandığıma göre oldukça geç bir saat olmalıydı, kalbim küt küt atarak açmıştım o telefonu. Galiba genç bir kadın sesi ya da küçük bir kız mıydı bilemiyorum; "abla, abla" deyip duruyordu, bir taraftan da ağlıyordu, hıçkırıkları içimde bir şeyleri, ta derinlerden bir şeyleri parçalamıştı. Biraz daha zorladım hafızamı, "her yer kan oldu" gibi bir şeyler söylemişti sanırım ya da şöyle miydi, "kanıyorum, hemen gelmelisin". "Ne kanı, kimsiniz" demeye kalmadan garip bir uğultu ile kapanmıştı telefon. O uğultuyu hatırlayınca deminden beri kulağıma gelen sesle aynı olduğunu fark ettim. Bana her ne oluyorsa ya da istemsizce her ne yaptırılıyorsam, doğru yolda olduğum besbelliydi. Şu anda ilerleyen ve bu eylemleri aklımdan izin almadan yapan bedenim çok farklı bir kuvvetin etkisi altında olmalıydı. Fakat o kuvvet neydi? Tanımadığım bir kızın bana telefon açmasına neden olan kuvvetle, beni gecenin karanlığında ormanın derinlerine ilerleten aynı kuvvet, fakat baktığınızda hayatın ta kendisi böyle bir şey işte. Bilinmeyen nedenlerle canınız bir şey ister ve onu yapmaya koyulurken hayatınız bambaşka bir yola girer, sözüm ona bilinçlisinizdir, hayır, yüz bin kere hayır, bilinciniz rüzgarda dans eden bir yapraktan ötesi değildir ve rüzgardır asıl onu oynatan. Kuvvet rüzgardır ve rüzgar üzerinde hiçbir hakimiyetiniz yoktur.

Baykuşu bu düşünceler arasında elektrik tellerinin üzerinde gördüm. Tüyleri bu kadar parlak ve gözleri bu kadar büyük ve canlı olmasaydı bu karanlıkta görebilmem imkansızdı. Bu kadar büyük gözlere sahip olan bir canlının diyeceği çok şey olmalı diye geçirdim içimden, diğer yandan bir ürperti yayılmıştı tüm vücuduma. Fal taşı gibi açılmış koskocaman gözlerle bana bakması dehşete düşürüyordu beni. Galiba gözleri beni içine alacaktı ve gene galiba o gözler tüm dünyaydı. bu gezegende olmuş olan ve de olacak her şey o gözlerde gerçekleşmiş ve de gerçekleşiyor gibiydi. Kafamı başka tarafa çeviremeyecek kadar hipnotize olmuştum. Birden havalandı kuş, önümdeki patikada alçaktan uçmaya başladı. Elimdeki pek de bir işe yaramayan feneri kapattım, baykuşun parıltılı kanatları yol göstericim oldu. Biz ilerledikçe uğultu da artıyor gibiydi, pırıltılı kanatlar artık kanat çırpmıyor gibiydi. Adımlarımı hızlandırdım. Baykuşun olduğu yere vardığımda, onu bir kulübenin damında bana bakar buldum. İçeriden gaz lambasının ışığı tahtalardan dışarıya sızıyordu. Uğultu tam da kulübenin altından geliyor gibiydi. Belliydi kaçışım yoktu, o kulübeye girecektim. Tek bir el hareketimle açıldı kapı ve gördüğüm manzara içimde birikmiş olan ve kabuk tutmuş büyük bir yaranın kanamasına neden oldu.

Karşımdakinin doğa ana olduğunu bir bakışta anladım, saçları ağaç dalları gibiydi, üzerinde birkaç yaprak ya vardı ya yoktu, zamanında kuşların yuva yaptığı belli olan dallarda şimdi çoktan ölmüş kuşların tüyleri yaprak misali sallanıyordu, parmakları kurumuş çer çöpe dönmüş, vücudu delik deşik olmuş, çıkartılan altın ve bakırlar küçük nehirler oluşturarak tüm bedenini yakmış, yer yer petrol siyahı pisletmiş zamanında bembeyaz olan tenini. Gözleri artık kurumuş göller misali solgun, ölgün. Bir zamanlar balıkları besleyen o gözlerde ne bir güç ne bir kudret kalmış ve belki de yavru bir balığın iskeleti gözünün birinden sarkan garip nesne. Yer yer işkenceye uğramış bacakları, derisi soyulmuş, kemikler dışarı fırlamış, onu ayakta tutan ne varsa eziyetle söküp alınmış üzerinden. Yaram kanadıkça kanıyor, ağladıkça ağlıyorum, gördüğüm, bir şey yapamadığım, elimin kolumun bağlı olduğu, hayvanlara yapılan eziyetlerin yüreğimdeki büyük yarası artık bir daha asla kapanamayacak olan o yara, genişledikçe genişliyor ve ben damarlarımda tek bir damla kan bırakmayacasına kanayan o yarama hiçbir şey yapmamaya kararlıyım.

Bağırıyorum, yalvarıyorum;
"Sen ölme doğa ana, sen ölme, ben öleyim senin yerine, tüm o hayvancıkların eziyetini bana yükle, benim yaşamam büyük hata, böylesi bir kan gölünde durabilmem ve görmek istemediğimde kafamı çevirebilmem büyük hata, gücüm senin olsun, kanım senin olsun. Yaşaman lazım ve koruman lazım tüm o dört ayaklıları, sürünenleri, kanatlıları, yüzenleri, onları koru, beni al"

Çok geç artık dedi doğa ana ve son nefesinde bana o manzarayı gösterdi. Nutkum tutuldu gördüğüm şey karşısında, bir süre nefes dahi alamadım ve tek bir cümleyi kulağıma fısıldadı;
"Az kaldı, çok az kaldı".

Esindaş
, ,

Mahkeme


Güneş yaramaz bir çocuk gibi, arada bir çıkarıyor başını saklandığı bulutlardan. bulutların rengi genelde koyu gri, yer yer pamuk beyazı. sadece burada bildim ben bu kadar güzel bulutu, renkten renge giren, şekilden şekile giren pofudukları. deniz hiç olmadığı kadar mavi ve ben nedense özellikle bu havalarda daha bir başka seviyorum denizi. havaya yaz kokusu sinmiş iyice, baharın renkli çiçekli kokuları yerine dikenli tozlu yaz kokusu. baharda açan o güzelim çiçeklerin yerini dikenlerin almasını garipsiyorum ve de üzülüyorum içten içe. yol kenarlarında adını sanını bilmediğim envai çeşit diken ve bol bol pisi pisi otu. Evlerin bahçelerinden sarkan kayısılar şeftaliler ağzımı sulandırıyor, bir kaç tane koparabilir miyim acaba diye düşünmeden edemiyorum, içimi çekip yoluma devam ediyorum denize doğru yokuş aşağı. Yaklaştıkça denizden esen tatlı bir esinti yüzümü saçlarımı nazikçe okşuyor, derin derin nefes alıyorum, ciğerlerime o tatlı bahar sonu yaz başı esintisini alabilmek adına. Karşıdan karşıya geçen minik bir kablumbağa durduruyor beni, ah çocukluğumun kurdela süslü kabukluları, ne severdim sizleri. Rahatsız etmemek adına hareket etmeden geçmesini bekliyorum, aheste aheste yürüyor, keşke konuşabilsek diyorum keşke, insan olmanın ne menem bir bela olduğunu anlatabilsem, bağışlarlar mıydı bizleri? Ben kendimi dahi bağışlayamıyorum. Geçti yumurcak sonunda, beni fark etmedi bile. Sağ tarafımda kocaman bir akasya ağacına selam veriyorum, sapsarı tüylü meyvelerine hayranım, ilk defa görüyorum bu kadar büyüğünü.

Denize yaklaştım iyice.

Kocaman bir mahkeme kurmuşlar gibi beynimin içine; annem, babam, dedem, ananem, babanem, öğretmenlerim, okul arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, işverenlerim, kardeşim, kırdığım kalpler, komşularım, teyzelerim, halalarım, dayılarım, kuzenlerim, yeğenlerim parmaklarıyla işaret ediyorlar beni. Suçlu bu sayın hakim suçlu. Bön bön bakıyorum suratlarına, binbir tane sese cevap vermeye çalışıyorum.

Geldim artık denize. Bir kaç metre yükseklikten aşağıya mavi düzlüğe bakıyorum, her esintiyle içime giren yaşama sevincine sıkı sıkı tutunmaya çalışıyorum. Nafile! Sesleri daha yüksek çıkıyor. "Ne olur" diyorum, "anlamıyorum, sizi bu ladar kıracak ne yapmış olabilirim?" Tükürükler çıkıyor ağızlarından hakaret ederken. Ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar ve ben ne yapacağımı bilmiyorum.

Arada bir dalgalanıyor deniz, minik bir koy burası. karşıyı çok net olarak görebiliyorum. bir kaç damla düştü burnuma, yağmur yağmaya başladı. "Kimdi onlar hatırlıyor musun" diye soruyorum önümde beliren hayale, gülümseyemiyor bile, gamzelerini özledim. "Hani karı koca atlıyor ya denize korkusuzca, arkalarında minik bir kağıt parçası kalıyor, neden atlamışlardı". Gülümsüyor galiba hayalet, gördüm gamzelerini, çok özlemişim, "adam çok hastaymış, ölmek üzereymiş, atlamışlar denize onurlarını kaybetmemek adına". "Evet" diyorum, "tam olarak öyle bir şeylerdi ve mutlu son" Kayboluyor hayalet.

Beynimdeki mahkemede yargılanıp suçlu bulunmama çok az kaldı. Minik bir karınca gibi izliyorum onları, tükürüyorlar, tekmeliyorlar, ezmeye çalışıyorlar,

Diktim gözlerimi denize, hangisi doğru? Şu an baktığım mavilik mi, yoksa zihnimin karanlık rutubetli alanlarında saklanıp zor günlerimde açığa çıkıp bana tehditler savuran, sosyo kültürel zorbalıklar mı?

Denizin, yağmurun, bulutların ve o tatlı esinintinin gücünden midir bilmem ama Karınca tekmelendiği yerden ayağa kalkıyor ,devleşiyor birden bir kaplan gibi, ağzını kocaman açıyor, çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Öfkeli çok öfkeli kaplan, kaçmalarına izin vermiyor, yavaş yavaş yiyor hepsini, suları yerlere akıyor. Bir kaç dakika içinde yerde birikmiş sıvılar dışında onlardan hiç bir iz kalmıyor.

"Yağmur hızlandı iyice" diyorum, yeniden önümde beliren hayalete. " ve sanırım beni yargılayan mahkemeyi yerle bir etti kaplan", "artık benimle misin" diye soruyor ürkek bir gülümseme ile "evet seninim" diyorum.

Geri dönüş yolunda damarlarımda dolaşan şeyin artık insan kanı olmadığını biliyorum. İçimde yırtıcı ve korkusuz bir kaplan var, hissediyorum. İkimiz birlikte insandan da kaplandan da ve onların birleşiminden de daha güçlüyüz. Yeni bir türüz ve alt edilmeziz ve neyden korkacağımızı, ne yapacağımızı, ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi, ne giyeceğimizi sizler belirleyemeyeceksiniz. Esir aldıklarınızı da kurtaracağım.

Esaret çağı bitmiştir.

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

, ,

Turuncumsu Bir Işık


Yüzü ve vücudunun yarısı yanıktı. Annesi akıl hastasıymış ve kaynar suyu kızcağızın başından aşağıya dökmüş, babası hemen ayrılmış oradan ve kendi annesinin yanına gelmiş, annesi ile ilgili başka da bir şey bilmiyoruz fakat kızcağız arada bir ağzından annesini çok özlediğini kaçırırdı, ne olursa olsun annesini bulmak istediğini. İnsan doğuştan iyi ve empatik olmuyor maalesef, o naif kızcağıza o bahar yaptığımızı hiç unutamam.

İncir ağaçlarından çok korkarmış, hep söylerdi bize, annesi ona incir ağaçlarının lanetli olduğunu ve üzerinde cinlerin yaşadığını söylemiş. biz bunu duyunca kendi aramızda çok güldük ve hemen bir plana giriştik. Onun bir gece yalnız başına dışarı çıkmasını sağlayıp, metrük ve virane bir evin bahçesindeki incir ağacına bağlayacaktık ve bir kaç saat çözmeyecektik. Planımızı hemen işlettik. Yalnız kalmamak adına bizimle her şekilde arkadaşlığını korumaya çalışan kızcağızı 'sadece geceleri oynanan harika bir oyun bulduk' bahanesiyle kandırdık.

Güle oynaya yıkık dökük evin bahçesine girdik, yakınlarda sokak lambası da olmadığından sadece ayın ışığı ile hareket edebiliyorduk. Aslında biz de yavaştan korkmaya başlamıştık gene de durmadık, kızı incir ağacına itelemeye çalıştık, ağacı görünce avazı çıktığı kadar çığlık attı, hakikaten de ayışığında iyice azametli duruyordu dalları. Birden hepimizi susturan bir ses duyduk ağacın arkasından; baştan aşağıya yemyeşil bir kadın silüeti belli belirsiz bize doğru yürüyor gibi geldi, vücudu kendinden ışık saçıyordu, hareketsiz kaldık, kıpırdayamadık, kaçmaya çalıştık da mı kıpırdayamadık yoksa bir tür efsunun etkisi miydi bilemiyorum. Havada uçar gibi yürümeye devam etti ve kızcağızın önünde durdu, merhametle baktı ona ellerini yaralarına koydu, turuncumsu bir tür ışık yayıldı kızın yüzünde ve sonra birden karanlığa gömüldük.

Aileme bir şey anlatamadım, onlar da halimi görüp sıkıştırmak istemediler besbelli. Kızcağız haftalarca ateşler içinde yatmış, kendine gelip hastalığı geçince tüm yara izlerinin silindiğini görmüşler, ailelerimize anlatmış babaannesi, kimse nedenini bilmiyormuş, doktorlar dahi. Biz ise utançtan birbirimizin yüzüne bakmıyoruz artık ve kalbimizde birazcık dahi kötülük hissedersek incir ağaçlarına yaklaşmıyoruz. Sadece saf ve temiz kalpleri tedavi edebilir ya da en azından bizim başımıza gelen buydu sanırım.

Esindaş