aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2018 Çarşamba

, ,

Kaçış


Oradaydım.
Soğuk ve yağmurlu bir kış günü,
Dış tarafı çamurdan pislenmiş
Kerpiç bir evin içinde.
Duvarda dayıma gönderilmiş
Artist fotoğraflı kartpostallar.
Kenardaki bir ayağı kırık, tozlanmış masanın üzerinde
Pilli, anteni kopmuş bir radyo.
Ne bir kanal çeker, ne doğru düzgün çalışır.
Tahtadan divan üzerine kurulmuş dedem.
Ninem mutfakta kararmış, dibi tutmuş
Sahanlardan birinde mis gibi tereyağlı yumurta yapmış
Başka şey yemem diye söylenince ben.
Tezek kokuyor ev.
Hemen yan tarafta; boynunda nazar boncuklu kolyesiyle sarı kızın ahırı
Ve bir kümes, içinde; el bebek, gül bebek
Bakılan, sevilen tavukların olduğu.
İnek insandan daha değerli burada.
"Onsuz insan ne eder"
Der durur ninem.
Bense sömestir tatilinde burada olduğum için,
İçimden bilmem nelere nelere lanet eder halde,
Oflayarak puflayarak dolanıyorum daracık odanın içinde.
Tahta pencerelerden su giriyor içeri.
Tiksiniyorum içeriye dolan su birikintisine bakarken
Sobaya sokuluyorum biraz daha.
Dakika sayıyorum, saat, gün.
Ve şimdi ise
Saya saya 40 yılı devirdim
Köyden eser kalmadı,
Sarı kızdan.
Nenemim bizden daha değerli tavuklarından.
Velhasıl ne dedemden, ne nenemden.
Fakat aklımın bir köşesinde ben
Bir türlü sevemediğim o yerden
Ayrılamıyorum bir türlü.
Ve tarladaki yemyeşil buğday başaklarının arasında
Uzanarak gökyüzüne bakmaktan ötesini
Hayal dahi edemiyorum.
Acınası, içinden çıkılamaz
Kahrolası bir döngüye hapsolmuş
Zavallı, en zavallı, pek zavallı
Bu insan,
Aklını buğday başaklarının orada kaybetmiş
Ve zıvanadan çıkmış bir makinenin içinde,
Boynunu sıkarken görünmez eller,
Zihninin içinde
Hep oraya kaçmış.

Esindaş

10 Aralık 2018 Pazartesi

, ,

Bayan Kara


Bayan Kara belki de dünyanın en iyi annesiydi ya da benim tanıdıklarım arasında en iyisiydi diyeyim. Pencerenin önünde ya da apartmanın minik bahçesinde rastlaştığımda benimle göz göze gelmemek adına elinden geleni yapardı. Benden bir zarar gelmeyeceğini bilmesine rağmen, umursamaz, gözardı eder, bazen de gözlerini kısıp tehditkar bakışlarla yerimi bilmemi söylerdi ve ben her zaman yerimi bilmişimdir. Onun hamile olduğunu ilk fark ettiğimde şaşırmıştım ne yalan söyleyeyim, o kadar soğuk bir kadının bir yuva sahibi olacağı fikri çok uzak gelmişti bana.

Hamileliğinin son dönemlerinde bebeklerini doğurmak için yan komşunun bahçesini seçmesine çok üzülmüştüm, tamam, bana karşı hiçbir sempatisinin olmadığını biliyorum fakat bizim bahçenin nesi eksikti? Kaldı ki çevresi telle sarılı olduğundan çok daha korunaklıydı. Fakat yapacak pek bir şey yoktu, karar Bayan Kara'nındı. Bebeklerinin doğumuna şahit olamadım, doğduktan birkaç hafta sonra yan bahçedeki çalılıkların içinde hareketlenme fark edene kadar nerede olduklarını dahi bilmiyordum. Yaklaştım çalılıklara, birbirine sarılmış yumak olmuş, dört biçare beden, hayata karşı korunmasız ve bir o kadar dirençli, minicik, pembe burunlarıyla algılamaya çalışıyorlar çevrelerini. Bayan Kara gelene kadar seyrettim onları, geldiğinde ise onu kızdırmamak adına hemen ayrıldım oradan.

Bebekler bir ayı biraz geçmişken bizim bahçeye gelmeye karar vermiş Bayan Kara. Taşımış bebeklerini teker teker, bir sabah uyandığımda balkonun hemen yanında emzirdiğini gördüm, göz göze geldik, kısık gözlerle baktı bana, belli ki izlenmek dahi rahatsız ediyordu onu. Bayan Kara kimseye boyun eğecek, yalvaracak, amenna diyecek bir kadın değildi ve biliyorum açlıktan kırılsa dahi bana bir şey belli etmeyecekti, tam da bu yüzden mamasını suyunu eksik etmedim bahçeden. Bebekler büyüdükçe daha çok enerjiye ihtiyacı vardı, hatta artık bebeklerine çöpten de mama taşır olmuştu, geceleri ağzında büyük bir lokmayla gelişini yavrularını yanına çağırışını ve yemeği ortaya bırakışını hiç unutmam. Yavruların anne gelince sevinçlerini, koşuşturmalarını, anneye sürtünüşlerini ne zaman hatırlasam gözlerimin dolmasına engel de olamam. Bahçeye çıktığımda, onları izlemekten büyük keyif alırdım. Bir kere bile sevmedim ne de okşadım başlarını, anneleri gibi olmalarını istedim, kendi başlarının çaresine bakmalarını istedim ve insanlara güvenmemelerini, çok istememe rağmen sevmeyi, taş gibi izledim onları.

Gözüm onlardaydı, hayatın minicik yavrular için ne kadar çetrefilli ve zor olacağını biliyordum fakat onların bunun farkında olmadığını da biliyordum. Neşeleri görmeye değerdi, anneleri onları hayata büyük bir özveriyle hazırlıyordu. Bahçeden en az beş fare ölüsünü temizlediğimi hatırlıyorum ve sayısını bilemediğim kadar çok kuş.

Yavruların başına bir şey gelmesinden o kadar çok korkuyordum ki, bir tanesini eksik görsem, bin bir tane korkunç senaryo kurardım kafamda ve o olay geldi başımıza. Sıradan bir yaz akşamı, aşırı hızlı bir araba, bir tanesini aldı aramızdan. Yataktan çıkamayacak kadar derin bir üzüntü içindeyken, annenin çoktan aramayı bıraktığını fark ettim. Yapabileceğini yapmış, her yerde aramış ve bulamayınca hayatına devam ediyordu. Günlük aktivitelerine ara vermedi, "bunlar neden benim başıma geldi" diye sorgulamadı, "benim günahım ne, yavrumun günahı ne" demedi, benim dahi kendimi toparlayamadığım olaydan bu kadar az etkilendiğini görmek bir taraftan sevindirmişti beni, geride üç yavrusu daha vardı ve hayatı bırakamazdı.

Hayatı Bayan Kara'nın gözünden anlamaya çalıştım. Çaresizlik nedir bilmeyen, depresyon nedir bilmeyen, kahrolma nedir bilmeyen dünyanın en aklı başında kadınının gözünden. Hayat onun içinden öylece geçebiliyordu, tepki verebileceği zaman veriyordu, savaşabileceği zaman savaşıyordu fakat gelecek korkusu yoktu. Şimdiki zamanda o an başına gelen neyse onu yaşayıp geçiyordu. Oturup düşünmüyordu, senaryo yazmıyordu, korkudan büzüşmüyordu. Hayatın, önüne set çekilemez, çoşkulu bir nehir olduğunu bizden, bilinçlilerden, daha çok farkındaydı. Başına ne gelirse yaşarsın, pes edemezsin.

Bayan Kara yeniden hamile kalana kadar yaklaşık üç ay yedirdi, içirdi ve yabani beslenmeyi öğretti onlara, büyüdüler, geliştiler. Kalan üçü öğrenmişti artık arabaları. Bayan Kara gittiğinde hala oyunbaz fakat hayata karşı daha teşekküllü durumdaydılar. Bahçeden ayrılmadılar, arada bir uzaktan kuzenleri geldi bahçeye, yeni ölü kuşlar ve farelerle beraber.

Bayan Karayı çok uzun zamandır görmemişken, bir gün bir başka bahçenin altında, karnı şiş uzandığını gördüm. Yanına yaklaşıp yaklaşmamakta tereddüt ettim. Gözleri daha sempatik mi bakıyordu yoksa ben öyle mi umuyordum bilmiyorum, yaklaştım yanına, bağdaş kurarak oturdum. Ne kadar oturduğumu bilmiyorum, gözlerimi saygılı bir sessizlikle kapatmışım. Onun sesiyle açtım tekrardan:

Hayatı sorgulayamazsın insan, çırpınırsan boğulursun insan. Çaresizlik, çırpınarak boğulduğunun göstergesidir. O akıp gitmelidir, onu tutamazsın, değiştiremezsin, o senin başına gelen şeydir, iyi ve kötü yoktur onun gözünde. Sana sunulan dışındakini alamazsın. İçinden akıp gitmesine izin ver ve ruhunu temiz tut. Her şey gelip geçecek ve milyarlarca yıldır yeryüzünü aydınlatan bu güneşin altında yeni bir şey bulamayacaksın. Pes etme, çırpınma, savaşma, aklını ve vicdanını temiz tut ve ötesini bırak.

Hayatla ilgili toparladığın bölük pörçük, yanlı yanlış bilgileri beyninde büyük bir bilmecenin parçalarıymış gibi ölçüp biçme. Altında yatan büyük gizem senin sevgi dolu yüreğinin ta kendisidir unutma. Zihnine egemen ol ve kurgulamasına izin verme. Hayatı aklınla çözemezsin aklın hayatta kalma enstrümanıdır, tek kullanımı o olmalıdır. Sevginle çöz, yüreğinle çöz.

Sevgiyle ve vicdanla kal insan.

Uyandım, Bayan Kara uyuyordu hala. Çevreme bakındım, neyse ki çevrede kimse yoktu, kara kediyle konuşan, üstü başı toz olmuş, saçı başı dağılmış bir insanla ilgili düşünülebilecek şeyler canımı sıktı. Kalktım hemen, eve doğru giderken kalbime baktım, ne kadar çok üzgündü, omuzlarıma binen varoluş yükü karartmıştı onu, paramparça, çaresiz, pes etmiş, iki büklüm kalmış, çarpmakla, çarpmamak arasında, yaşar gibi ölü gibi, çökmüş bir zavallı. Onu öyle görünce Bayan Kara'yı anlar gibi oldum ve temizlemeye, üzüntülerini sevgiyle yenmeye ant içtim.

Esindaş

8 Aralık 2018 Cumartesi

,

Yangın


-Bu dünyada yolunda gitmeyen bir şeyler var, hissediyorum, kokusunu alıyorum, akortsuz çığlıklar acıtıyor kulaklarımı. Yerin dibinden ve gökten korkunç bağırışmalar duyuyorum, çarkların altında ezilen milyarlarca yaratık, fiziken ve kalben eziyet çekiyorlar. Her "daha fazla dayanamayacağız artık" dediklerinde onlardan üreyen milyonlarcası sırada bekliyor, değişen bir şey yok. Hiçbir şey daha iyi olmayacak biliyorum fakat anlatamıyorum, biliyorum duyamayacaklar. Ezilmiş yığınlar her biri birbirinin üstüne, arada kollar, bacaklar çıkıyor. Tüm yaratılış et yığını olma çabası gözümde.

Annemi sessizce dinledim. Bu hallerine alışmış olmam gerekirdi şimdiye kadar, ama her seferinde tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyorum. 40 yaşındayım, 40 ve bu yaşıma kadar öğrendiğim yegane şey; hiçbir şey beni şaşırtamaz artık dediğimde hayatın karşıma beni şaşırtacak yeni yeni şeylerle çıkıyor olması. Annemim durumu daha da ağırlaşamaz artık demiştim, daha kötüsü olamaz ama gözümün önünde gün geçtikçe kötüleşiyor.

Ben beş yaşımdan beri böyle annem, ikinci çocuğunu kaybettiğinden beri ya da daha doğrusu hastanede çalındığından beri. Hayal meyal hatırlıyorum, annem hamileyken evin içindeki neşeyi, babam oğlum olacak diyordu oğlum, annem gururlu, erkek çocuğun neden bu kadar sevindirici olduğunu anlamamış olsam da onları öyle görmek beni de çok mutlu ediyordu. Babaannem ve anneannem de çok sık gelirlerdi ziyarete, ara ara tatsızlıklar yaşansa da ikisinin de ilk erkek torunu olacağından, hemen toparlarlardı durumu.

Doğum gününün ertesi günü her şey bitti. Kurulan hayaller gitti, canlarından can gitti, ömürlerinden ömür gitti. Bir günde annemin saçları ağardı, babam ise kaçtı evden, kendi acısından mı kaçtı, annemin acısına dayanamayacağından mı kaçtı bilmiyorum, tek bildiğim artık bir babamın olmadığı annemin ise sadece bedenen var olduğu. Ben orada oraya çanta gibi taşındım ve belki de,- ki hissettiklerim o yönde-, sırf zorunluluktan yüklendiler beni anneannem ve babaannem. Annem tamamen farklı bir dünyadaydı artık, gözleri beni tanımıyor gibiydi, anne anne diye hıçkırıklarla boynuna atıldığım çok oldu, gözlerinde soğuk bakışlarla geri itti beni. Dünyanın en yalnız ve kimbilir belki de bahtsız çocuğu ben olmalıydım. Genel olarak içimde bir tiksinti birikti hayata karşı diyelim fakat bundan çok çok daha büyük bir depresyon bu.

Şu anda karşımda ve onun beni hala tanımadığını biliyorum. Bakıcısıyla babasından kalan bu evde yaşıyor. Benim ona karşı yapabileceğim bir şey yok, okuyucuya göre bu hareketim gaddar gibi görünse de, iyice düşünseler neler çektiğimi çocukluğum boyunca, annemi neden sadece özel günlerde ziyaret ettiğimi anlayacaklardır ve belki de sırf onlar yüzünden hayatımda çocuk istemeyişimin altında yatan sebebi.

Bu güzel mayıs günü, ben 40 yıldır yalnız olan ve şu an annesinin yanında daha da yalnızlaşan ben, anlamaya çalışıyorum dediklerini. Gözüm arada bir parlak koyu mavi denize dalıyor, çocuk sesleri ve kahkahalar geliyor kulağıma ve aklım fersaf fersah düşünce deryalarına dalmış olarak içimde anneme karşı biriken amansız ve yıkıcı kini durdurmaya çalışıyorum.

Karşısında kim olduğunu bilmeden konuşuyor annem:
-Geçmişimde kötü şeyler yaşadım ben çok kötü. Belki diğer çocuğum için başıma gelenleri yutmalıydım, unutmaya çalışmalıydım, yaşamaya çalışmalıydım. Ama ben kendimi kandıramam ve ben acımı unutamam ve ben yüreğimdeki koca yarayı dağlayamam ve ben hayata karşı sığınılacak bir yerin olmadığını biliyorum, varmış gibi davranamam. Bu bir hak etme ya da hak etmeme sorunu bile değil, bu bir piyango, bu bir test değil, lanet olası bir trajedi, kimin başına geldiğinin önemi yok, iyi ya da kötü olmanın bir önemi yok, seçilmiş olmanın ya da seçilmemiş olmanın bir sonucu değil, diyorum ya sana, bu lanet olası sahnede, rastgele dağıtılan rollerden en acıklısının kura sonucu bana çıkması. Ben yeni doğan oğlunu kaybeden bir anne rolündeyim ve seni tanıyorum, merak etme. Kendi acıları yüzünden anne ve babasının terk ettiği minik kızsın sen, sana da bu rol biçilmiş. Ne zaman meydan okuyacaksın? Ne zaman baş kaldıracaksın? Ne zaman rolünü beğenmediğini ilan edeceksin ve de oynamak zorunda olmadığını? Sahneden ne zaman kendi isteğinle ineceksin? Bu dünyanın kederini, hüznünü ve acısını omuzlarında taşıyan milyarlarca temiz yüreklinin dağlanmış hayatlarının yanık kokusu geliyor burnuma ve sen onlardan birisin. Yanıyorsun, içten içe, dıştan dışa, minik kor alevleri sarmış bedenini ve zihninde zaten söndürülmesi neredeyse imkansız devasa bir yangın. Yanacaksan yan ve bitsin gitsin.

Yanıyor muydum? Bu deli kadın benim annem mi? Doğruyu mu söylüyor? Yanıyor muyum? Şuramda buramda minik kızarıklıklar, bunlar da neyin nesi? Kızarıklıklarım genişliyor, çok acıyor canım çok, gözyaşlarımın söndürebileceği bir yangın değil bu. Bu başkaldırışımın yangını, anarşik bir yangın bu. Gözyaşlarım yanaklarıma dökülemeden buhar oluyor, acımı ve kederimi hissederek yanıyorum, yokmuş gibi davranmadan, kolaymış, unutabilirmişim gibi davranmadan, zihnimi eğlemeden, oyalanmadan geçip gideceğim ve bir daha gelmemek üzere son kez yanacağım. Bana vadedilen cehennemi ilk ve son kez burada yaşayacağım. Saçlarımın kokusu geliyor burnuma, hayır bir saniye bile duraksamayacağım, 40 yılın üzüntüleri var o saçlarda, korkusu, yalnızlığı, üşümüşlüğü, bırak yansınlar o zaman. İlk ve son kez, ilk ve son kez diyorum ve sonrası vız gelir bana. Kimsenin cehennemle beni korkutamayacağı noktaya kadar yakacağım kendimi.

Cayır cayır yandım, yanışımın sesini duydum, gözümün önündeki parlak alevleri gördüm, yanan etin kokusunu duydum, acı ben oldum, sadece bir his olarak kaldım. Sonra o his de gitti, cennetin kapıları aralandı.

Esindaş
, , ,

Neden varız Güneş?


Yemyeşil boncuk gözlerinin çevresinde haleler var, mavi, sarı, kırmızı. Renkler birbirine karışıyor, algılayamıyorsunuz, baktığınız göz mü yoksa başka bir şey mi. Helix nebulası kadar dehşetengiz, içine girseniz kaybolursunuz ya da daha güzeli yok olursunuz benliğinizi bir gömlek gibi dışarda bırakarak. Hiç kimsenin gözleri bu kadar güzel olamaz diyorum içimden. Bana bakıyor şimdi, açılmış kocaman, gerçeği söylememi istiyor benden. Ben ki gerçeğin ucundan bucağından geçebilmiş değilim. Bir zavallıyım kendi çapımda, şimdi yeğenimin karşısında çırılçıplak hissediyorum. Maskelerim yok, nebula içine almış hepsini, yakmış baştan beri olmaması gerekenleri. Ben ben olarak kalmışım. Kendimle ne yapacağımı bilmezken bir de her şeyi bilirmişim gibi yapıp cevap vereceğim ha! Tanrı korusun aklımı.

Dışarı çıkarmıştım onu bugün öğle saatlerinde. Neredeyse yaz gelmiş hava sıcak. Biz merkezden uzakta oturuyoruz özellikle kışları oldukça tenha olan bir sitede. Onun yaşlarında pek çocuk da yok oynayabileceği. Ablam hiç bir haber vermeden gittiğinden beri yalnız bırakmamaya çalışıyoruz Güneş'i. Arabayla merkeze giderken çok sessizdi, hatta her zamankinden daha sessiz olduğunu söyleyebilirim. Deniz çok koyu parlak bir mavi, rüzgarsız bir gün. Yol boyunca denize dalmış gibiydi Güneş. Aklından neler geçtiğini kestirmek çok zor. Henüz dört yaşında bir kız fakat sanırım öyle değil, bilmem neden ama öyle bir şey var ki onda, hayatı tekrar tekrar sorgulamanıza neden olan, korkutucu, yüzünüze çarpan soğuk bir esinti gibi, sizi uyandıran.

Sahile park ettim arabayı, en sevdiğimiz cafeye girdik. Ben hemen acı bir kahve söyledim kendime, Güneş'e de en sevdiği meyveli milkshake. Hala durgun, ses etmiyorum ben de, kendisi istemezse ulaşabilmek ne mümkün.

Gözlerimi diktim mavilere, masalar dolu, garip bir şekilde insanların neşeli olduklarını fark ediyorum, kıskanıyorum. Varolmanın garip yükünden bir ben mi muzdaribim?

Ablam gideli iki sene kadar oluyor, Güneş o zamandan beri bizimle. Babası ablamın hamile olduğunu öğrenir öğrenmez pılını pırtısını toplamadan kaçtı evden. Pırlanta gibi diyordu babam onun için, annem de pek severdi kendisini. Ben ise fazla ukala ve bencil olduğunu düşünürdüm. Ama mutlu gibiydiler en azından dışarıdan. Sonradan öğrendik ki ablamla beraberken hayatında başka biriyle berabermiş, şimdi onunla evli. Ablam terkedilmekten sarsılmamış gibiydi, bebeğine çok düşkündü ve ne bileyim mutlu gibiydi. Bir sabah kalktık ve yoktu ablam, inanamadık, bildiğimiz, tahmin ettiğimiz her yeri aradık, sorduk, polise haber verdik, hiç bir sonuç alamadık. Yıkıldık fakat Güneş için ayakta kaldık. Güneş her şeyi biliyor, işin garibi hatırlıyor da, biz de kandırmadık onu, düpedüz anlattık, çocuktan bir şey saklamak mümkün değilmiş zaten.

Şimdi işte karşımda oturuyor, her şeyi hem kapsayan hem de her şeyin dışında kalabilen o masum gözlerle bana bakıyor ve soruyor bana:
-Neden varız?
Yutkunuyorum ne diyeceğim ki?İnsanlığın bana anlatadurduğu hiç bir hikayeye inanmıyorum ki ben. Gene de cevap veriyorum:
-Olması gereken olduğu için varız Güneş.
-Bu kadar yaşadın, senin için ne değişti E. teyze? Daha da yaşayacaksın, tıpkı hep aynı çimenin hayalini kuran inek gibi. Önüne geldiğinde ve sen onu bitirdiğinde, ufuk çizgisinde daha yeşil çimen olduğu sanrısına kapılıp, oraya ulaşmak için parçalayacaksın kendini. Ölü hücrelerini yolda bırakacaksın, ölü derilerinle beraber ve koşacaksın, hep koşacaksın o yeşil çayırlıklara.En son tüm hücrelerin yok olduğunda, işin komiği sen kendin çimen olacaksın Teyze. Sence de tüm bunlar şaka değil mi? Gerçeği bunun neresinde peki? Çimen olmadığı aşikar.

Dört yaşında çocuk, karşımda kocaman bir kadınmış gibi, hem de her şeyleri bilen ve de görenmiş gibi, kalakaldım. Elim mütemadiyen fincana gidip geldi, içinde kahve kalmamış olmasına rağmen ve hala bana bakıyor, Tanrım, baktıkça gözleri büyüyor, küçülüyorum ben. Dünyaya bundan dört yıl önce bir nebula doğmuş ve gerçekliğimiz değişmek üzere gibi. Ablam bunları biliyor muydu? Mikro evreninde zarar görmemek için mi terk etti Güneş'i; çok bariz olarak gerçekliğimizi kendi kendimize sorgulatmak adına doğmuş olanı.
Ben sordum ona:
-Neden varız Güneş?
Ve cevap verdi duraksamadan:
-Evrenin gözetleme kameraları olmak için.

Sustu, sustum. Düşündüm durdum ne demek istediğini, anlamadım hiç. Sandalyeden kalktı, deniz kenarına yürüdü minik adımlarla, bağdaş kurarak oturdu sahile. O oturunca rüzgar çıktı ve dalgalar çoğaldı sanki, minik ayaklarını ıslattılar. Koca bir yunus balığı geldi kıyıya, ağzıyla deniz kabuğunu fırlattı önüne. Bir rüya gibi gözümün önünde olanlar. Güneş eline aldı onu, kulağına götürdü, bir şeyler fısıldadı ve dalgalar durdu, rüzgar durdu. Ayağa kalktı, yanıma gelip elimi tuttu ve kulağıma fısıldadı:
- Hazır olduğunda gidebiliriz buradan, seni kabul edecekler.

Yürüdük sahil boyu. Hazırım galiba.

Esindaş
, ,

Şaka


"Kim kimi önce terketti? Bunu çocuk aklımla algılayabilmem çok zordu fakat bir şekilde bilmişim işte; aslında terkedilen her zaman çocuklar oluyor, aynı mekanda yaşayıp birbirini terkeden insanlar ve çocukları. Annem evde, babam deniz sevdasında. Dolap tamtakır, yiyecek makarnadan başka bir şey yok. Çoğunlukla açız, annem parasızlıktan mıdır başka şeyden midir bilinmez yemek yapmayı bırakmış gibi. İlk defa kendime makarna yapmaya çalışıp, soğuk suya tüm makarnayı dökünce elimdeki malzemeyi de kaybettiğimi hatırlıyorum. Babam eve gelince büyük kavgalar çıkardı, odama çekilirdim genelde, kulağıma tüm gücümle yastık bastırırdım, duymayayım diye. Bir aralar boşanmalarını canı gönülden istediğimi hatırlıyorum.

Babam itiraf etti evden kaçtığını ya da itiraf eder gibi oldu emin değilim, hala daha kaçıyorum diyor 75 yaşında adam. Peki baba ya biz diye soracak oldum, içimde bir şeyler paramparça kırılıyor farkındayım. Bunca yıl "ben neden böyleyim" diyerek kendi kendimi suçlayarak yiyip bitirmelerim...

Boğazım düğüm düğüm. Yazık değil mi bize? Mutsuzluk insana yapıştı mı kolay kolay geçmezmiş, annemden öğrendim bunu. 68 yaşında ve hala mutsuz, benden de hayır gelmedi ona. Mutsuzluğunun nedenini kötü çocuk olmama bağlayıp yersiz yere kendimi kınamalarımın, üzüntülerimin, geçmeyen büyük hüznümün ve vicdan azabının vebali kimin boynuna?"

Anlatıyordu E. abla, gözlerini ayaklarına dikmiş, elinde buruş buruş bir peçete, dinliyordum ben de, o kadar içten anlatıyordu ki gözlerim dolu dolu oldu. İnsanlar ve onların buruk hikayeleri, bazen bu kadar çok acıya rağmen dünyanın neden hala dönebildiğini merak ediyorum, insanlar kimin umrunda? Göklerdekine haberleri ileten var mı? Kafamdan bunlar geçerken yan masaya kulak kabarttım, sesler geliyordu, bir çift birbiriyle atışır gibiydi, kız tokat atıp masadan kalktı, adam bi an afalladı o da kalktı ve hızlıca uzaklaştı, kız rahatlamış gibi yerine geri oturduktan sonra telefonu eline alarak birini oturduğumuz cafeye çağırdı. O esnada E. abla devam etti anlatmaya:

-Seni de yordum biliyorum, sen nasılsın mutlu musun? Yüzüme koca bir gülümseme yayıldı, cevapladım hemen:

-Mutluyum elbet mutlu olmam mı? D. beni çok mutlu ediyor, ötesine berisine de çok takılmıyorum artık, güvenebileceğim bir insanla mutluluğu yakaladım, daha ne ister insan?

Diyorum ya bazen öyle şeyler oluyor ki dünyanın hemen oracıkta dönmeyi bırakması gerekiyor. Ben lafımı bitirir bitirmez D. yi yan masadaki kızın yanına gelip elini tutarken gördüğümde yaşadığım şoku tahmin edersiniz sanırım. E. abla beni elimden tutmasa düşüverecektim, yer sallandı, madem dünya hala dönüyor, yerin dibine girmeliydim. Birden oracıkta bana bir şeyler oldu. Kahkahalarla gülmeye başladım, E. abla hızla uzaklaştırdı beni, yolda durup durup güldüm. Yaşam koca bir şaka değil de ne?

Esindaş
, , ,

Ablam


Hikayeyi hiç anlatmadın bana, neden bu kadar ketumsun, kaç yıllık arkadaşlığımız var ve ona rağmen hala benden pek çok şeyi sakladığının farkındayım. Gazetelerde çıkan haberlerin ötesinde bir şeyler olmalı.

Bunu söyleyince gözlerinde bir an öfke hissettim, ben gözlerimi kaçırana kadar iri ve masmavi gözlerindeki kıvılcımlarla baktı bana, uzun kirpiklerini kırpıştırdı, tekrardan göz göze geldiğimizde çocuksu bakışları da geri gelmişti. Eğreti bir gülümsemeyle konuştu:

- Merakını anlıyorum. Şu anki durumumuz onun yüzünden. Şunu bilmeni isterim ki ablam ne olursa olsun insanüstüydü, onu çok sevdim ve çok seveceğim.

Heyecanlandım gün gelip bunu bana anlatacağını hiç ummamıştım, başımı salladım ve eğer hazırsa şu an bile dinleyebileceğimi söyledim. Çayları tazelemeye kalktım. Çay stoğumuz çok az kalmıştı, eğer böyle devam ederse bu karanlık yerde neredeyse hem aç hem susuz kalmamıza ramak kalmıştı. Az demli iki çayla geri geldim.

Çayından bir yudum aldı N. ve anlatmaya başladı:

- Ablamdaki bazı değişiklikleri fark ettiğimde yedi yaşındaydım, okuldaki ilk günümdü ve içim kıpır kıpırdı, okulun bahçesine ilk girdiğimde ise kalabalıktan ürküp ağlamaya başladım. Ablam benden 6 yaş büyüktü, suratsız fakat çok güzel bir kızdı, güldüğünü hiç hatırlamam. Onun gittiği ilkokula başlıyordum, o ise yeni mezun olmuştu. Yanımda babam ve ablam vardı, ablam her zamanki ifadesizliği ile elimi sımsıkı tutuyordu, hatta hiç unutmam o kadar sıkı tutmuştu ki parmaklarım acımıştı. Sonra birden bıraktı elimi koşarak çıktı okuldan, ne babam ne ben ne olduğunu anlayamadık. Babam günümü daha da beter etmekten korktuğu için olsa gerek, ses etmeden benimle kaldı fakat ifadesindeki endişeyi benden saklayamadı, o yaştaki çocuklardan çok şey saklayabileceğinizi düşünür fakat hiçbir şey saklayamazsınız.

O garip davranışını bir başlangıç kabul ettim şimdi geçmişe baktığımda. Okul bahçesinden kaçısından sonra çok uzun zaman herşey normal gibiydi, babama acil tuvalete gitmesi gerektiği bunu da söylemekten utandığı için kaçtığını söylemiş. O dönem benimle ilgilenir olmuştu, derslerime bile yardım ediyordu, çok memnundum ablamın üstüme düşmesinden fakat eski sessiz, mutsuz haline dönmesi çok uzun sürmedi. odasından çıkmaz olmuştu çıktığı zamanlar ise kapıyı kitler, anahtarını da yanında taşırdı. Kılık kıyafetine de dikkat etmez olmuştu, gene de kıskanırdım kendisini her haliyle çok güzeldi, birbirimize hiç benzemezdik. Uzun gür siyah saçları artık neredeyse beline kadar iniyordu.Gözlerinde tuhaf hastalıklı bir ışık görürdüm çoğu zaman ve bana öyle baktığında ürperirdim, kendini hepimizin üstünde görür gibiydi, annem ve babam bunu ergenliğe bağladılar, artık haline dayanamadıklarında çok büyük kavgalar çıktı evde, katlanılması zor kavgalar. Durumunu gizlediği bir erkek arkadaşı olmasına bağlıyorlardı ve çok acımasızlardı kanımca, bu kavgaların ablama yarardan çok zarar verdiği çok aşikardı fakat onlarla konuşmak mümkün değildi.

Ve o gün geldi, ablam evden kaçtı, her yere başvurduk, bulunamadı.Ablamı kaybetmekle kalmamış, annemi ve babamı artık tümüyle kaybetmiş gibi yapayalnız kaldım evin içinde. Ablama neler olduğu ile ilgili bir şeyler bulabilmek adına odasını alt üst ettim. Çekmecelerinin birinde günlüğünü buldum. Okumam günler aldı çünkü doğumundan itibaren şu anki yaşına kadar her şeyi yazmıştı, doğumunu bile hatırlıyordu, bebekliğini, çocukluğunu, her anı, bir insan gibi değil, bir bilgisayar gibi. Aklım almadı, annemle babama hiç anlatmadım o günlüğü, bahsetsem sanırım üzüntüden ölürlerdi. Ablamın dediğine göre ilk anne ve babası onu hiç istememişler hamileliği ilk öğrendikleri andan itibaren, doğduğunda sepetiyle beraber bir cami avlusuna bırakmışlar, fakat ablam bebekken de hiç ağlamaz, sızlamazmış, oracıkta ölmek istemiş, bulunduğunda çok üzülmüş, öyle yazıyordu. Yani anlayacağın annem ve babam onun gerçek ailesi değilmiş ve bunu ondan sakladıkları için hala çok kızgınım.

Soluksuz anlatmıştı, ben de soluksuz dinledim, bombardıman yeniden başlamıştı, ürperdik, alışamadık hala bu seslere. Sığınakta 2. ayımızdaydık ve erzağımızın tükenmesine 3-4 ay kaldı.. Arkadaşımın ablasının bundan sonraki hikayesini herkes biliyor. Kaçtıktan bir kaç ay sonra ormanda cesedini bulmuşlar, kadınların öldürüldüğü sebebten öldürülmüş. O sizin deyiminizle insan olarak doğan bir uzaylı, bunu insan ırkı olarak öğrenmemiz malesef ölümünden sonra oldu. Uzak yıldızlardan olan halkı elçi olarak gönderdiklerinin öldürüldüğünü haber alınca, savaş ilan ettiler. Sevgisizliğimizin cezasını çekeceğiz, belki böylece tükeniriz.

Esindaş
, , ,

Deniz


Ben bir kaptanın kızıyım, bir deniz sevdalısının.
Denize olan sevgim bundan değil
Ne de mavi renginden
Dalgalarının sesinden hiç değil
Kıyıya vuran köpüklerden de
Balıkları izlemeyi sevsem de,
Balık da değil, yosun da.
Yazın sıcağında içinde serinlik bulsam da tuzlu suyunun
Ya da dümdüz mavi çarşafın üzerinde huzur bulsam da,
Aradığım bunlar değil.
Yaşamın bitmek tükenmek,
Yorulmak nedir bilmez döngüsünü görüyorum,
Sonsuzluğu bir ucundan yakalamış gibi,
Artık insan değilmişim gibi,
Özlemim; kum tanesine dönüşmeye.
Aç mavi kollarını.
Mavi gezegenin mavi suyu
Ben bir su damlası mıydım bilmem
Tüm bunlardan önce
Ya da toprak parçası
Her neysem artık ve şimdi neye dönüşmüşsem
Benden geriye kalacak olan da
Bir avuç toprak, bir avuç su.

Esindaş
, , ,

Darağacı


Pencere boşluklarından şöyle bir göz gezdirdim, her geçen gün daha da yıkılıyor ev ve neredeyse gözlerimin önünde oluyor bu olay. Eski evimizin bir arka sokağında oturuyorum artık, her ne kadar ürksem de doğduğum büyüdüğüm yerden, bir tarafım kaldı buralarda, başka diyarlara gittim ve geri döndüm. Şu anda tam bir harabe olan bu ev elbette her zaman böyle değildi, bir zamanlar mutluyduk, en azından salonun ortasına o kocaman, dehşetengiz darağacını kurana kadar.

Her şey oyun gibi başladı, o zamanlar abimin hasta olabileceğini hiç düşünmemiştik, o kadar pırıl pırıl, zeki bir gence toz kondurmamız mümkün değildi. Ben ortancaydım, benden küçük bir de kızkardeşimiz vardı, onun olaylarla pek ilgisi yoktu ve tam tersi etkilendi. Annem babam olayları anlayana kadar olan olmuştu, bize bakmak için geç saatlere kadar fabrikada çalışmak zorunda olmaları ve sırf bu yüzden bize bakamamaları da düpedüz bir ironi.

Abime geri dönecek olursak, kendini "cezalandırıcı melek" olarak adlandırıyordu, bunun ne demek olduğu ile ilgili hiçbir fikrimiz yoktu, eve geldiğimizde yaptıklarımızı teker teker anlatmamızı istiyordu, her nasıl oluyorsa yalan söylememiz mümkün değildi. En ufak ayrıntıya kadar her şeyi istiyordu, izinsiz bahçeye girip komşunun portakallarını hapur hupur yediğimi ondan saklamayı düşündüm, gözlerime öyle bir baktı ki oracıkta hıçkırıklara gömülüp minik hırsızlığımı olduğu gibi anlattım. Cezam çok garipti, salonun ortasına bir direk dikmek zorunda kaldım, ailemiz bunu oyun gibi görüp hiç ses etmediler. O direk öyle kalmadı, elindeki çizime göre ve bizim günahlarımızın boyutuna göre bir şeyler ekliyorduk, sonunda neye benzeyeceğini tahmin etmem mümkün değildi.

Küçük kardeşimin bir kaplumbağı ters çevirmesi ile tamamlandı yapmak istediği şekil, ona "nihai kurtuluş" adını verdi, kaplumbağaya kadar nice nice günahlarmız vardı, abim tarafından sorguya çekileceğimizi bile bile yapıyorduk; kurbağa larvalarını dereden alıp toprağa gömmek, mahalleden bir şişkoyla patates çuvalı diye dalga geçmek, kedi yavrularını seveceğiz diye anneden uzaklaştırıp bilmeden ölüme terk etmek, sapanla kuş avlamak.

Kaplumbağadan sonra bizi sorgulamaz oldu abim, gitgide garipleşiyordu, hatta son zamanlarda gözle görülebilir bir şekilde zayıflamıştı, hiçbir canlının katledilmesine daha fazla ortak olamam diyerek sadece bitkisel ürünlerle beslenmeyi seçti, bize de anlatmaya çalıştı fakat biz bunu yapamadık, etin tadı çok güzeldi. Yaptığı şeyin büyük bir saçmalık olduğunu düşündük, nasıl olsa tüm yaratıklar insanlar için yaratılmamış mıydı? Kadınlar erkekler için yaratıldığı gibi, koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar, havada uçanlar, suda yüzenler de insan için değil miydi?

Kendi kendine konuşur olmuştu evin içinde bir oraya bir buraya giderek, bizimle konuşmaz oldu, salona kurduğumuz şeyin anlamından korkmaya başlamıştım içten içe. Böyle böyle annemiz ve babamız kendilerini şirketlere kırdırırken -ki o zamanlar durum şu zamanki kadar vahim değildi ve aklımıza gelmezdi daha da kötüleşeceği -abim komple delirmiş olarak evin içine kapattı kendini.

"Bütün canlılar birbirini yiyor, etlerini lime lime parçalıyor, kemiklerini kıtır kıtır kırıyor, insan hepsini yiyor, birbirini yiyen canlılar topluluğu, birbirinin üstüne basan canlılar topluluğu ve doymak bilmez hırsıyla aralarında en kötüsü insan. Doğuştan kötüyüz, bunu biliyorum ve kendime dahi engel olamıyorum. Nihai kurtuluşuma gidiyorum ve geride kalanlar için üzülüyorum. Güle güle."

Bu notla astı abim kendini salondaki "şeye". Kendi ellerimizle kurdurttuğu şeye, darağacına, katili biz olamayız ama şimdi şimdi anlıyorum ki biz onun gözünde insanlığın minik temsilcileriydik ve ona anlattığımız ve bizim önem vermediğimiz her şey onun gözünde insanın kötülüğünün simgesiydi, çünkü bilinçliydik ve kötü olmaya karar vererek yapıyorduk kötülüklerimizi. Ailemin içler acısı köleliğinin anlamını da öğrendim kendim onların konumuna acınası bir şekilde düştüğümde, zavallı abim bunları hep biliyordu, gereksiz yere bu dünyada olduğuna inandı hep, şimdi yaşadıklarıma baktığımda; onca zaman ekmek için eşeklik yapmış olmama, sırtımdaki kambura, suratımdaki pis yalaka sırıtışa, yüzümde ona buna laf anlatmaya çalışırken oluşmuş minik kırışıklıklara, bacağımdaki varislere, gözlerimdeki hüzne, içimdeki kedere, keşke onunla gitseydim diyorum, keşke. Tüm varlıklar ve insan; kadın ve erkek onuruyla yaşamalıydı bu mavi kürede. Ama olmadı yapamadık, zamanımı ve içsel doğamı sattım bir hiç uğruna. Ne gerek vardı? Şimdi 75 yaşında elim ayağım tutmazken bunu düşünüyorum ve kendimi asacak kadar gücüm bile yok.

Esindaş
, , ,

Deniz Olacağız


Beş yaşından beri o evdeydi, bekar teyzesinin yanında kalıyordu. Annesini ve babasını 1-2 sene önce kaybetmiş. Annem komşularıyla konuşurken duymuştum; intihar etmişler karı koca aynı anda, kızın bundan haberi var mı, yoksa sakladılar mı emin değilim, zaten bizimle de konuşmazdı, gururundan mı, ürkekliğinden mi bilinmez, bizi uzaktan izlerdi. Evin kepenkleri çoğu zaman kapalı olurdu, duvarların rengi atmış, soluklaşmıştı, bakımsızlıktan her tarafı dökülüyordu.

Birgün kızı kapı girişini maviye boyarken yakaladık, bizi gördü gene de işine devam etti, küçük elleriyle dikkatli hareketlerle fırçayı sürüyordu duvara, izlerken kalakaldık, ayrılamadık oradan. Bir süre sonra nedendir bilinmez, elindeki işi bırakıp bize yaklaştı ve ilk defa bizimle konuştu; "annemle babam denize atladılar elele, 'deniz olacağız biz, deniz her yerde, mavi her yerde sakın korkma' diye not bırakmışlar. Ben şimdi burayı deniz yapacağım, mavi boyadan deniz, her mavide olurlarmış onlar, buraya da gelecekler, onlarla boyayacağım her tarafı, mavi masmavi, göreceksiniz gelecekler". Şaşırdık, çok çok şaşırdık, ne diyeceğimizi bilemedik, o da işine dönmüştü zaten, kafamız eğik uzaklaştık oradan.

Ev şimdi boş bir harabe, altına deniz dolmuş ve yıkılma tehlikesi varmış, her zamankinden daha da kötü durumda, kız ise deniz olmuş, maviye karışmış, bize söylenen bu değildi ama biz anladık.

Esindaş