renkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
renkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2018 Cumartesi

, , ,

Sarı


Tek başınayım, bir zamanlar dört kişi yaşadığımız bu evde, kedilerim dışında kimse kalmadı. Önce çocuklar gitti, sonra çocukların babası. Ne noktaya geldiğimi onların gözünden görebilmem imkansızdı. Onlardan ilk ben uzaklaştım, bunun da farkındayım, fakat onların gözünde terkedilecek kadar kötü olabilmek apayrı bir şey ve bu canımı çok acıtıyor ki kaldı ki kötü ve gri olanın ben olmadığımdan adım kadar eminim.

Kedim patilerini yalıyor şu anda, dışarıda harika bir hava var, gökyüzü hafif bulutlu, ağaçlar yemyeşil ve ben kendi zihnimde onları mutlu edememiş olmanın kahredici pişmanlığı ile kavruluyorum, kendi cehennemim bu olsa gerek, ölene kadar böyle yanacaksam doğrusu sonrasındaki cehennem vız gelir bana.

Ailemdeki ve kendimdeki hatta ve hatta çevremdeki garip renkleri çok değil yaklaşık 5 yıl öncesinde görmeye başladım, ondan bir kaç yıl sonra da kokularını algıladım. Tüm bu farklı renk ve kokuları algılamak benim için yeni bir şeydi ve nasıl başa çıkabileceğimi bilemedim ne de neye yoracağımı. Birkaç doktora gittim ve psikolojik denilerek geri gönderildim. Bu sürecin başlarında yalnızlaşmaya başlamıştım bile, bana olanları dürüstçe aileme anlatmamın pek bir faydasını görmedim kaldı ki zaten genel anlamıyla "garip" görünümlü bir hippiyim herkesin ve onların gözünde dahi.

Bendeki genel ton sarıydı, çocuklarımınki yeşil, kırmızı ve gri arası geçişkenli tonlardaydı, babalarınınki ise ağır bir griydi. Çocuklarımınki de birkaç yıl içinde tam olarak grileşmeye yüz tutmuştu. Beni çok kötü hissettiriyordu bu renk, elimde olmadan onlara karşı eskisi gibi neşeli olamamaya başladım, beni çok üzse de gri beni tiksindiriyordu ve onlar grileştikçe ben daha çok tiksinir oldum, kendi çocuklarımdan tiksinmenin ne demek olduğunu size anlatamam.

Bu renklerin ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum ve sadece hislerimle davranıyordum. Kokuları da algılamaya başladığımda işler gitgide karmaşıklaştı. Deliriyor gibi hissediyordum ve şu dünyada tek bir insan bana yardım edemiyordu. Gözüm gayriihtiyari sarı tonlu insanları arıyordu sokaklarda, genel olarak o tiplerin yoğun bir empat olduklarını fark ettim, gözleri endişeliydi, sokakta aç ve susuz bir hayvanın yanıbaşında onlar olurdu genelde, bakışlarındaki ve gülümsemelerindeki çocuksuluk hemen göze çarpardı. Yeşil tonlular çok bariz paragözdüler, çok hırslı insanlar onlardan çıkıyordu. Kırmızılar kıskanç ve haset, griler ise çok korkunçtular. Nasıl söylesem bilemiyorum fakat hiçbir zerreleri bu dünyada imal edilmemiş gibi, çok çok kötü. Dünyanın herbir yapıtaşına düşmandılar. Toprağın altını üstüne getirirler, ağaçlara beton dökerler, hayvanları zehirlerler, toplu katliam yaparlar, tek amaçları dünyayı yok etmek gibidir.

Şimdiki söyleyeceklerime inanmanız çok zor fakat ben gene de bunları diyeceğim size, nereden öğrendiğimi sormayın, bilgileri farklı yerlerden toplayacak konumdayım ve sizler şu an için değil ama gelecekte okuduğunuzda anlam kazanacak tüm bu yazdıklarım. Daha fazla renk var ama bahsettiğim bu dört renk dört farklı gezegeni gösteriyor. Hangi renkseniz kökeniniz o gezegene bağlı ve dünyada imal edilmiş olmanız rengin size verdiği karakteri bastıramıyor. Sarı renkliler uludin gezegeninden gelme, kırmızılar altarildum'dan, yeşiller oglan ve griler ucmak gezegeninden -ki bu arada ucmak artık neredeyse ölü bir gezegen- köklerini almışlar ve dünya her ne kadar evrende en uçlardaki bir galakside bulunuyor olsa da tüm bu gezegenlerin ortak buluşma noktası bir yer haline gelmiş. Fakat işin en acaip tarafı ise bizler suçluyuz, hepimiz tüm insansı uzaylılar, işlediğimiz suçlardan dolayı buraya gönderilmişiz ve maalesef aramızda en fazla olanlar da griler ki bence tüm amaçları dünya ölene kadar kendi gezegenlerine yaptıkları gibi canını çıkartmak.

Anlayacağınız dünya bir hapishane ve burada gerçek anlamda cezamızı çekiyoruz.

Benim gibi bir sarının grilerle ortak noktası bulunmuyor. Onlardan uzaklaşmamaya çalışırken onları benim doğurduğum gerçeğine tutunmaya çalıştım hep, fakat kuralları ben yazmıyorum ve dışına çıkabilecek kadar da evrilemedim hele ki şu suçlu pozisyonumda yakın zamanda aydınlanman olası değil, gene de yeşil kırmızı ve grilerden çok çok farklıyım, onların yaptıkları canımı acıtır benim keskin bir şekilde. İşte bu yüzden yalnız kalmam belki de en doğru olandı. Sadece temel içgüdüleriyle yaşayan katil griler benim katilim olmamalı hele ki onları ben doğurmuşsam.

Suçumu soracak olursanız az çok tahmin edebiliyorum. Bir sarının koşulsuz sevgiye sahip olması gerekir, bende o yok ve işte çocuklarımın benden kopmasına engel olmayarak da bunu kanıtlamış oldum. Keşke daha çok sevebilseydim, belki bir sonrakinde, -bu dünyada hala canlılık kalmış olursa ve Uludin beni geri çağırmadıysa, -korkarım ki geri çağrılmama daha çok var.

Esindaş
, ,

Benim Hikayem


Öğrencilik yıllarımdı. Küçük bir sahil kasabasından, denizinden, balığından, güneşinden, yeşilinden, pembe panjurlu evinden ayrılıp bu koca, çirkin ve kirli şehire gelmişim, içimde büyük bir sevinçle ki şunun şurasında bir kaç yıl içerisinde başıma geleceklerden haberim bile yok. Saf ve naif bir şey benimkisi, meraktan doğan bir neşe. Tabi yıllar yıllar sonra herkesin koca şehri bırakıp benim doğup büyüdüğüm kasabaya göçmek isteyeceklerinden de bihaberim.

Ailem beni nereye bırakacaklarını uzun uzun araştırmak zorunda kaldı, ne bir akraba ne de bir tanıdık vardı. En sonunda uzak bir akrabanın tanıdığının tanıdığı vasıtasıyla G. hanım ile tanıştık. Onu ilk gördüğümde gözlerimin faltaşı gibi açıldığını hatırlıyorum; üzerinde siyah tül bir elbise vardı, sarı saçları yer yer grileşmiş omuzlarına dökülüyordu, gözleri masmaviydi ve bana baktığında ruhumun içini görebildiğimi sandım. Sanırım görüp göreceğim en haşmetli kadındı. Bize üzerinde mavi tavuskuşu figürü olan incecik porselenleriyle çay ikram etti ve üniversite boyunca seve seve beni ağırlayabileceğini söyledi aileme. Zaten tek başına yaşıyormuş ve yalnızlık ona zor gelmeye başlamış, bu onun için de iyi olacakmış. Bunları anlatırken ben evin içerisine dikkat kesilmiştim. Eşyaların hepsi antikaydı. Kalın kadife bordo renkli perdeler yarı kapalıydı ve evin içerisinde gündüz vakti olmasına rağmen güzel bir loşluk hakimdi. Yerdeki halı antika bir iran halısı olmalıydı. Modern tarzda tek bir eşya bile yoktu ve ben klasik bir rus romanından fırlamış gibi duran bu eve daha yerleşmeden bağlanmış gibiydim.

Ailem beni yerleştirip geri döndü.Sonbahardı, dersler başlamıştı, yeni insanlarla tanışmak, dersler, hocalar derken büyük bir curcunanın içinde gibiydim. G. Hanımla evin içinde çok sık karşılaşmıyorduk, benim kendi odam ve banyom vardı. Yemek ve temizlik işlerini günlük olarak eve gelen A. abla hallediyordu ve benim için inanılmaz bir rahatlıktı. Dolap her zaman dolu ve ev her daim temizdi.

İlk aylar yoğunluktan G. hanımı çok gözlemleyememiştim. Sonradan onda bir takıım gariplikler fark etmeye başladım; eve A. abladan başka gelen giden kimse olmazdı, dışarıya çıktığını ise hiç görmedim. Ekseriyatla kendisini odasına kapatıyor, odada olmadığı zamanlarda ise kapıyı sürekli kilitli tutuyordu. Bazen mutfakta ya da koridorda karşılaşırdık, çok dalgın ve hüzünlü bakardı gözleri, hatta bir keresinde "taşların yerine oturduğu ve duvarda yazılı olanların silinemeyeceği ile ilgili bana göre birbiri ile bağlantısız gelen kopuk cümleler kurduğunu duydum, yanımdan bir hayalet gibi geçerken.

Artık okula iyice alışmıştım, gayet güzel arkadaşlıklarım vardı ve neredeyse şehri sever gibi olmuştum. İlgi alanlarımın çokluğuna rağmen G. hanımın garipliklerini gözlemlemeyi bırakmadım, Siyah giymekten hiç vazgeçmez gibiydi, uzun, kolları dantel, çoğunlukla saten elbiseler.Salonda karşılaştığımız o günü hiç unutmayacağım. Beni göründe gözlerinde minik bir kıvılcım çakar gibi oldu. Elini uzatarak elimi tuttu ve karşılıklı iki berjere geçip oturduk, güneş batıyordu ve içerisi her zamankinden daha loştu, A, ablaya seslenerek çay istedi ve konuşmaya başladı:

-Böyle birdenbire bunları konuşmamı garip bulacaksın biliyorum. Her ne kadar aramızda bir iletişim yok gibi gelse de sana, bilincinin dışında bir yerlerde sürekli konuşuyoruz seninle ve her ikimiz de tuğla üstüne tuğla koyarak gelecek olayların yıkıcı etkisinden korumaya çalışıyoruz içinde bulunduğumuz toplumu ve bunu gerçek üstü düzeyde yapıyoruz; sen fark etmeden, ben bilinçli olarak.

Burada sustu, çayından bir yudum alarak bana gözlerini dikti. Ben ne tepki verebileceğimi bilemiyordum açıkcası, hatta öyle ki ciddiye alıp almamak konusundan bile emin değildim. O konuşmaya gayet ciddi devam etti:

- Sen ve ben kimiz merak etmişsindir; biz yazıcılarız, bizim yazdıklarımızla gerçeklik örülür. Yazdığımız her kelime bir tuğladır ve biz ağları öreriz.Diğer taraftan ağları kötülük için ören yazıcılar da var ve onlar sayıca çok fazla. İleride dediklerim mana kazanacak ve diğerleri ile de tanışacaksın. Şu anki durumumuzda olaylar alehyimize gibi durmakta. Bunun tek nedeni; iyilerin karamsarlığa düşüp inançlarını kaybetmeleri ve birbirlerini tanımadıkları için kendilerinin sayıca az olduklarına inanmaları. Oysa ki kesilen her ağaçla, eziyet çeken her hayvanla, atılan her betonla, kırılan her kemikle ve kalple, kadının ve erkeğin başına gelen her haksızlıkla beraber sele dönen gözyaşları onların. O sel ki tüm kötülüğü arındırma gücüne sahip. Haberleri yok, bilmiyorlar, kanatları kırılmış melekler gibiler. Birden sustu gene. O anlatırken ses tonunun etkisi mi ya da anlattıklarının bende yarattığı etkiden midir bilmem, ellerimin titremesine engel olamıyordum, buz kesilmiştim. Çayımdan içmeye çalıştım. Titrediğimi farkeden G. hanım üzerime bir battaniye vererek kaldığı yerden sürdürdü:

- Dediklerimi daha sonra çok daha net idrak edebileceksin. Bu kadar yoğun bilgiyi şimdi veriyorum çünkü sürem azaldı. Bundan sonra yazdıklarımı sen devam ettireceksin. İnsanlığa gerçekleri gerçek üstü bir anlatımla subliminal düzeyde vereceksin.Anlattığın basit ve gündelik hikayeler de olsa, içerisindeki asıl gerçeği göreceklerdir. Sakın umutsuzluğa kapılma. Sel olacaksınız, belki koca bir deprem, bir fırtına ya da korkunç sesli bir şimşek ve arındıracaksınız kötülüğü. Dediklerim hem mecazi hem de gerçek. Anlayacaksın. İyilik kısa vadede kazanmıyor gibi görünecektir fakat uzun vadede alt edecektir elbet.

Konuşurken yorulduğu apaçık ortadaydı, sık nefes alıp veriyordu. Ben daha sakindim ve nedense daha iyi hissetmeye başlamıştım. Dinlenmem gerekiyor diyerek elimi sıkıca tuttu ve odasına yöneldi.

İki hafta sonra öldü. Tek mirasçı benim. Bu koca şehirde kaldım ve geri dönemiyorum, omuzlarımdaki görünmez yük beni bu eve bağlıyor, arkadaşlarımla bağımı koparmak zorunda kaldım ve bu bir gelenek midir bilmem artık sadece siyah giyiyorum. Onun odasına taşındım ve yazdığı herşeyi okudum. Yazdığı hikayelerin bazıları gerçekleşmiş, bazıları gerçekleşememiş fakat ölene kadar pes etmediği aşikar. Yeni yazıcı benim, kim olduğumu biliyorum ve kanatlarımın neden kırıldığını da, bildiklerimi, yaşatacaklarımızı ve yaşadıklarımızı anlatacağım size. Tüm bu karışık yazılanlardan parlayan cevheri çıkarmak boynunuzun borcu olsun.

Esindaş
, ,

Cüceler


Meşhur ağaçlıklı yolumuzda oturmuş, çekirdek çitleyerek mahallenin küçük dedikodularını fısıldaşıyorduk. Bizden daha küçükler yolun ortasında top oynuyorlardı güle oynaya, onları seyretmek de çok zevkliydi, bir ara kalkıp aralarına karışmak istesem de yaşımdan utanmıştım. Havada yaz mevsiminin kokusu hissediliyordu artık, bizden mesudu olmasa gerek o an için. Okullar da kapalıydı ve neredeyse önümüzdeki dört ay boyunca özgürdük. Sokaklar bizimdi. Mutluluğu hatırlıyorum, şu an zar zor ve sadece kısa bir anlığına elime geçen o his o zamanlar hep benimleydi sanki.

Tüm bunlar başıma, başımıza nasıl gelmişti? Çocukkenden beri kafamın içinde başıma gelebilecek en kötü senaryoları zaten hazır ettiğimi ve böylece başıma gelecekleri kontrol altına alabileceğime inancım tamdı. Olaylar silsilesininin meydana getireceği durumların uçlarına bir nevi düğüm atardım, buna göre de önlem alırdım, tabi hayatın ne kadar kahpe ve ne kadar öngürülemez olduğu ile ilgili bu kadar geniş ve acıklı bir tecrübeye sahip değildim. Kendisinin hava durumunu kontrol edebileceğine inanan bir çocuğun hikayesi de iyimserliğime hiç yardımcı olmamıştı.

Yemeği kontrol etmezseniz, yemek yanar, yağmurda dışarıya çıkarken şemsiye almazsanız ıslanırsınız, soğukta kalın giymezseniz hastalanırsınız. Uçan file inanmazsanız başınıza her türlü kötülük gelir gibi. Denklemler kolay görünüyordu. İşte tam da bu yüzden şaşkınlığımı mazur görün. Uçan fil demişken, o hikayeye de gireceğim fakat bunun için belki de bakış açımızın biraz daha genişlemesini beklemem lazım. Şimdi birçok şeyi boş görmemi bağışlayın, bundan sonra da küçük rutin işlerinden sızlanan insanları dinleyebileceğimi hiç sanmıyorum.

Bir anda oldu her şey,biz göz açıp kapayana kadar desem yeridir. Güneşi bulutlar kapladı, alacakaranlık oldu gökyüzü, zar zor seçebilir olduk birbirimizi. Evlere kaçışmaya çalıştık fakat göz gözü görmez olduğundan kalakaldık. Küçükler ağlıyorlardı, onların ellerinden tutmaya çalıştık, bu esnada gökten yanar döner minik küreler yağıyordu ve hatırladığım kadarıyla sadece bizim sokakta oluyordu bu olay. Korkuyla bakmasaydık, muhteşem bir manzara olduğuna eminim. Bazıları ağaçların üzerine düştü, ağaçlar parıl parıl parlar oldu, yerler küre doluydu, adım atacak yerimiz kalmamıştı. Küçükler şaşkınlıktan ağlamayı kesmişlerdi, yanıp sönen küreleri korku ile karışık hayranlıkla seyrediyorlardı.

Kürelerde değişiklikler meydana gelmeye başladığında biz hala şaşkınlığımızı üstümüzden atamamıştık. Renkten renge girdiler, kimisi mavi, kimisi mor, kimisi kırmızı oldu ve maviler büyümeye başladı, belirli bir boyuta gelince büyüme durdu ve bir bir patladılar, ben ömrümde böyle sessiz bir patlama duymadım, patlamayla beraber içinden insan görünümlü minik cüceler çıktı, biz yokmuşuz gibi her tarafa yayıldılar, onlarla göz göze geldiğimiz an korkunçtu, bizden nefret ediyorlardı, hem de öyle böyle bir nefret değil, oracıkta bizi neden öldürmediler diye merak edip dururuz.

Mor ve kırmızı kürelerin düştükleri yerle bütünleştiğini varsaydım çünkü bulundukları yerde yavaş yavaş eriyerek yok oldular, cüceler de gözden kayboldu. Bir saat sonra sokak, bunların hiçbiri yaşanmamış gibi, sessiz sakindi ve bir tane bile küre kalmamıştı, Gökyüzü tekrar eski haline geldi. Biz kendimize uzun zaman gelemedik ve bunu kimselere anlatamadık.

Fakat olay orada bitmedi, cücelerin dünyada ele geçirmedik yer bırakmadığını biliyoruz, bakışlarındaki nefretin eyleme dönüşmüş halini bir sahneden izliyoruz. Devletler daha otoriter, daha korkunçlar ve artık tamamen onların elindeler, medikal, gıda, temizlik sektörü de onların, yediklerimiz daha zehirli, hastaneler insanı daha beter hasta eder gibi, sokağa çıkmaya korkar olduk, her an bir savaş oluverecekmiş gibi, büyükler birbiri ile dalaşmakta, istedikleri zaman aç ve susuz bırakılabiliriz ve geberene kadar çalıştıracaklar bizi, iplerimiz çok sıkı, nefes almaya ancak halimiz var ve düşünecek vaktimiz hiç yok.

İşte böyle, artık olaylarda en ufak söz hakkım kalmamış gibi hissediyorum ve boğulacak gibiyim, önlemlerim işe yaramıyor, özgürlüğüm pazarda satılık ve barkodlu bir köleyim.

Bir cümbüşle festival havasında inen cüceler biz büyüyene kadar dünyayı ele geçirdi, bunu bilen 12 kişiyiz, renkli kürelere ve ışıklara kanamıyoruz artık, yanıp sönen parıldayan şeylerle bize umut veremezler. İnsanlık böyle alttan alttan oyulmasaydı, insan olduğumuzu hatırlasaydık ve beynimiz bu derece yıkanmamış olsaydı, cüceler devleri yıkamazdı. Peki ya neden bizi bu hale getirmek istiyorlar, neden oracıkta öldürmeyip, yavaş yavaş zehirliyorlar? Büyük ihtimalle bizim canlımız ölümüzden daha değerli. Peki neden? Devlerin uyanması lazım tek bildiğim bu.

Esindaş