elma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2019 Cumartesi

, , , ,

Ay Işığı ve Çürük Elma


Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözlerim açık mıydı, kapalı mıydı farkında değildim fakat her koşulda başımın  üzerindeki ışınların zihnimin derinliklerine daldıklarının farkındaydım. Hareketsiz kalmıştım, sesimi çıkarmam mümkün değildi. Korkuya rağmen çok güzel bir his, bir nevi kutlu bir huzur tarafından zihnim ele geçirilmiş gibiydi ve zihnimin içinden konuştu benimle, bir melodi gibi, defalarca dinleyip unuttuğum bir müzik gibi, kelimelerle değil, çoktandır duyup duyup umursamadığım bir şarkı ile konuştu benimle

 -Bu bir rüya biliyorsun değil mi? Eninde sonunda uyanacaksın, kat kat birbirinin içine girmiş tüm o rüyalardan kafanı kaldırdığında, hala bir rüya daha kalmış olacak.  –Uyanmak istemiyorum, kaçmak istiyorum, beni yakalayamasın istiyorum. Kafamı kaldırmamak, gözlerimi açmamak, o malum boşluk canavarıyla karşılaşmamak istiyorum. Ah, hayır, yardım et bana. Beni bulamasın. Fakat gün geçtikçe yaklaşıyor biliyorum, nefesini hissediyorum ensemde. Gitme, kal, karşılaşamam onunla. Korkuyorum çok, uyandırma beni.

-Hayır, hayır, hayır. Sakın!

 Nefes nefese kalktım.

Altı üstü bir rüyaydı, uyanmak istediğim rüyalardan biri, hiç uyanmak istemediğim bir rüya daha var ki, zihnimin bir kenarında tozlu raflarda öylece duran bir hikayeyi bana tekrar tekrar dinletmeye çalıştığını fark etsem de, değişikliğe olan korkuyla karışık direncimle dinlediğimi yaşamaya devam ediyorum.

Zor bela kahvemi yaptım ve kaç gündür dışarı çıkmadığımdan ve de biraz  da ferah bir nefes almak istediğimden kendimi istemeyerek de olsa  dışarı attım. Yılların elma ağacı sapsarı kurumuş dallarıyla sanki  bana hayatın asıl ve gizlenen tarafını anlatır gibiydi, karşısına  geçtim ve oturdum. Üzerinde kurtlar dolanıyordu, elmalar çürümüş  olmasına rağmen, kupkuru dalların arasında sarımsı-kahverengimsi  renkleriyle hala daha ağaca tutunma gayreti içindeydiler, oysa ki  çoktan yere düşmüş olmalı ve toprağa karışmaya başlamalıydılar? Tıpkı  ben gibi, direnç gösterdikleri belliydi gelecek olana. Fakat kaçış  nereye kadar? Bahçe duvarı yer yer çatlamaya başlamıştı bile. 

Beni saran garip, yeni ve değişik hislerle oturakaldım bahçede. Güneş  o kadar parlaktı ki, uzun süre kalınca net görememeye başlamıştım  çevremi hatta bir zaman sonra ortamın loşlaşmaya başladığını fark  ettiğimde de bunu gözlerimin güneş ışığına alışmasına yordum ve  kahvemi yudumlamaya devam ettim. Aradan 10 dakika geçti geçmedi  bahçede yeşil olan ne varsa solmaya ve sararmaya başladı fakat  enteresan bir şekilde elma ağacı gitgide parlaklaşıyor ve yeşeriyor  gibiydi. Yeşil canlı ve hayat dolu gördüğüm  ne varsa tüm renklerini  kaybediyor ve kendilerini yer çekime bırakıyorlardı. Elma ağacı zaman  geçtikçe parlak yeşil yaprak dolu dallarını gurur duyarmışcasına öne  arkaya sağa sola doğru uzattıkça uzatıyordu.  Arkamı döndüm ve denizin  artık mavi değil koyu griye yakın bir renk olduğunu fark ettim.  Çevrede tek bir insan yoktu. Gördüklerimin gerçek mi yoksa bir nevi  rüya mı olduğunun da farkında değildim. Çevremi tanımakta zorluk  çekiyordum. Bu esnada elma ağacımdaki elmalar kıpkırmızı  olgunlaşmışlardı bile. Oturdum kaldım, nerede olduğumu kestiremiyordum  artık.  

Ağlamaya başladım, ne bildiğim bana acı veren dünyadaydım ne de  ötekinde, arada bir yerlerde, içimi yakan, gönlümü karartan  düşüncelerle sallanıyor olmalıydım. Böyle bir anda çıktı geldi, elma  ağacının yanında belirdi ilk ve sanki havada yürüyormuş gibi yaklaştı  yanıma. Dişi mi erkek mi olduğunu anlayamamıştım ya da gerçekten bana  yaklaşıp yaklaşmadığını, uzaklaşıyor da olabilirdi. Fakat yanımda  belirince birden içime inanılmaz bir ferahlık geldi, nerede olduğumu,  bana neler olduğunu umursamıyordum bile. Parlak uzun saçları vardı ve  kocaman gözleri menekşe ya da mor renkliydi, minicik bir burnu ve  incecik dudakları vardı. Onun periler diyarından geldiğine o kadar  emindim ki. Yanımda olması yetmişti bana, yanımdan hiç kalkmasın  istiyordum. Öylece oturalım, dünyalar birbirine girsin, çarpışsınlar,  yok olsunlar umurumda dahi değildi. İçimden 'kim olduğunu bilmiyorum  fakat sakın gitme' diyordum. Defalarca tekrarladım bunu ve konuştu  sonunda benimle, ağzı oynamıyor gibiydi, belki de o konuşmuyor da ben  onu konuşturuyordum. 

-Dinle beni, ne kadar acı çektiğini biliyorum ve sen acı çekerken  sanma ki yalnızsın. Seninle birlikte ağlayan düzinelerce varlık var  senin bilmediğin. Kalbini kapatma sakın, ne olursa olsun, Tanrıdan  uzaklaşma sakın, ne olursa olsun. Yere yığıldığını gördük biz, kapkara  gözyaşlarının toprağı suladığını gördük biz, senin acınla solanları  gördük biz ve fakat her şekilde sana hala el vermeye çalıştıklarını  gördük biz. Sen fark etmesen de, sen bilmesen de her gözyaşın bir  serçeyi öldürüyor burada, her gülüşün bir papatyayı canlandırıyor  burada. Görmesen de, duymasan da. Bir daha gelmeyeceğim yanına, bir  kez daha anlatılmayacak bunlar sana, sen bize gelene kadar bu son  görüşmemiz seninle.  

-Lütfen bir kaç dakika daha. Anlat bana elma ağacını nesi var? Neden dünyayı ters yüz ederek anlattın bana?

 -Elma ağacının ölmesi gerekiyordu, eğer yaşasaydı diğer her şey ölecekti. Bunu görmeni istedik. Dünyayı ayakta tutmaya çalışanlar bunu sana göstermemi istediler. Şimdi tercihini yapmalısın. Artık vedalaşmalısın elma ağacı ile ve onu kökünden kesmelisin. İçinde ölüp giden tüm duyguları da aynı şekilde denize atmalısın. Ayaklarını sımsıkı yere bağlayan cehennem zebanilerine izin vermemelisin ve ölene kadar yaşamalısın. Anladın mı beni? İyice anladın mı?

Esindaş


10 Aralık 2018 Pazartesi

, ,

Elmalar ve Kadın


Arabanın altına doğru eğilmeye çalıştım, elim kolum alışveriş poşetleriyle dolu olduğundan oldukça zorlandım, büyük ihtimalle bir kediydi gördüğüm fakat garip gölgeden kuşkulandım. Tam ben eğildiğim anda koskocaman bir yılan, üzerime atlayacakmış gibi hızla kıvrıla kıvrıla geçti önümden, dengemi kaybettim, poşetlerdeki meyve ve sebzeler yerlere saçıldı, yere düştüm. Özellikle elmalar her tarafa dağılmıştı, düştüğüm yerde onları toplamaya çalıştım. Günün tenha bir saatiydi ve hava oldukça kapalı olduğundan pek insan yoktu çevrede. Kollarımdan destek alarak kalktım, üstümü başımı çırptım. Bu mevsimde yılan görmek garibime gitse de, son günlerde yaşadıklarımdan ötürü dışımda gelişen olaylara karşı ciddi bir umursamazlık içindeydim.

Öteye beriye saçılan mutfak malzemelerini toparlayarak poşetlere geri koydum, elmalardan bir iki tanesi tam ortadan ikiye yarılmış gibiydi, değişik bir manzaraydı fakat kafam dolu, ilgilenmedim, yerden alarak çöp kutusuna attım. Arkadaki ağaçlardan garip hışırtılar geliyordu, güneş çoktan batmış olmalıydı ki hava iyiden iyiye kararmıştı. Uzaklarda bir yerlerde gökyüzü büyük bir gürültüyle aydınlandı. Değişik kokular geliyordu burnuma, yağmur kokusu, toprak kokusu, kırılan kalbimin kokusu.

Poşetleri arabaya yerleştirip çalıştırdım arabayı. Tüm kokulara egsoz kokusı da eklendi, kalbimin kokusunu daha yoğun almaya başladım, toprak kalpten üstünmüş diye geçirdim içimden nedensiz. Kaldı ki şu sıralar her şey nedensiz geliyor gözüme, durup dururken bir mektupla terkedilişim nedensiz, tanrının unuttuğu yerden ev satın almak nedensiz, tek başıma kalmak nedensiz, kafamdaki ağrı nedensiz, kollarımdaki halsizlik, zihnimdeki melodi nedensiz ve varlığım tamamen nedensiz ve belki de saydıklarım arasında en nedensiz olan şey 'varlık'. Acının insana değişik bir bakış açısı verdiği doğruymuş, şu an baktığım yerden durum oldukça vahim görünüyor ve canlılık denen zorbalığın eline esir düşmüş gibiyim.

Ormanlık yoldan geçiyorum şimdi, nedense yol kenarındaki lambalar yanmıyor, uzunları yakıyorum, bir iki damla yağmur yağmaya başladı bile, silecekleri çalıştırdım, yağmur bir kaç saniye içerisinde sağanağa dönüştü, eve beş dakikalık yolum var, doğrusu bu ya hava durumu ile de ilgilenemiyorum çok, derin bir umursamazlık hali. Etraf kapkaranlık elektrikle kesilmiş olmalı diye düşünüyorum, eve vardığımda yağmur da şiddetini azaltmış oluyor, hızla taşıyorum poşetleri, lambaya basıyorum çalışmıyor, neyse ki oraya buraya bir çok mum koymuştum, telefonun ışığı ile teker teker yakıyorum onları. Kediler karşılamaya gelmedi bugün, uyuyor olmalılar. Onların umursamazlığı çok daha tatlı ve yakışıyor, benimkisi ise kaba saba ve özünde tam bir numara. İçten içe yanan ve sorgulayan büyük ateş derin ve naif bir umursamazlığa asla izin vermez. Kof ve sıradan, ben insan değilim demekle olmuyor.

Elektrik geliyor, gözlerim yadırgıyor, hala alışamadım bu eve. Duvarlar rutubetten, nemden ve küften yer yer solmuş yırtılmış ve yıpranmış elma desenli duvar kağıdı ile kaplı. Salon, mutfak, yatak odası, tüm odalarda aynı elmalar. Banyonun fayansları elma şeklinde, görüp göreceğim en garip fayanslar bunlar. Doğrusu param ancak bu eve yetti ve uzun bir zaman bu elmalara tahammül etmek zorunda kalacağım. Sürtünerek geldiler kediler, gözleri mahmur bakıyor, kaç saattir uyuyorlardı kimbilir.

Poşetleri yerleştirmeye başladım. Son poşete geldiğimde duraksadım, elmalar oradaydı ve poşet garip bir şekilde hareket eder gibiydi, göz yanılması da olabilirdi tabi ve ben gene umursamadım ve açıp ağzını içine baktım, elmaların arasında sürüngen gözleri ile bana bakıyordu sinsi sinsi, fırlayıp kaçtı ve karşı duvara tırmandı. En az beş metre olmalıydı, az evvelki yılanın ta kendisiydi. Poşetteki elmalar kurt kaynıyordu, iğrenerek ağzını geri kapattım, kedilerim çoktan ortadan toz olmuşlardı, onlar için dertlenmemek gerektiğini biliyordum, saklanabilecekleri yerleri çoktu kaldı ki yılanın derdi benimleydi Orada duvarın üstünde -ki yatay nasıl durabildiğini aklım almıyor- bana bakıyor sarımtırak yeşil gözleriyle, ben de ona baktım. Hatta kendime kahve yapabilmek için su bile kaynattım bu arada. Bana orada öylece bakarak kendisini umursayabileceğimi düşünüyor mu gerçekten, kırık kalp kokusuna yılan kokusu eklendi ve hala bir toprak kadar baskın değil.

Kahvemi yaptım ve karşısına geçtim, yılanın bakışlarında bir yumuşama mı var ne? Neredeyse konuşacak benimle, ben ise onu öldürmenin yollarını düşünüyorum, hemen yanımdaki kilerden küreği çıkararak üç eşit bölmeye ayırabilirim kendisini, sonrasında da kafasını ezerim ya da üzerine fare ilacı püskürtebilirim ya da ellerimle boğarım, ona da varım çünkü binlerce onbinlerce ve belki de yüzbinlerce yılın kini var içimde, çoplak elle boğmak anca söker atar içimdeki nefreti.

Sorsa mıydım, neden bir kadının aklına girdiğini? Kadınlara olan öcü nereden geliyordu? Neden ilk erkeğin aklına girmemişti ve böylece saçlarından tutulup yerlerde sürünen, sadece çocuk doğurması ve kocasına bakması beklenen, çoğu zaman sadece etten ibaret olduğu düşünülen, çocuk doğurmadığı veyahut da doğurmayı tercih etmediği zaman aşağılanan, vurulan, tekme atılan, cadı diye asılan, aşık diye asılan, seviyor diye asılan, düşündü ve konuştu diye asılan, hakkını aradı diye asılan tüm o kadınlar yerine erkekler olmamıştı? İnsanların tanrıya ulaşmasını sağlayacak ve belki de onları birleştirecek babil kulesi bile bir kadın, bir fahişe. Sorsa mıydım bunları, yoksa öldürse miydim? Umursamazlığımın altındaki öfke fokurduyor hissediyorum, biliyorum, kırık kalbin kokusunun yerini yoğun bir öfke kokusu aldı ve bu hepsini bastırır, korkuyu da acıyı da.

Anladı, büzüştü olduğu yerden, korkmadığımı anladı sinsi bakışlı yaratık, onu gördüğümü ve tanıdığımı da anladı hain. Gözlerimi kaçırmayacağım senden, kandır hadi, dene tekrardan, sun bana sunacaklarını. Küçülmeye devam etti, kendi kendini yemeye başladı sürüngen, elmalar kayboluyor duvardan, alttan gökkuşağının renkleri çıkıyor, alacalı, bulacalı renkler birbirinin içine girmiş, koku değişiyor artık, huzırun kokusu geliyor burnuma, dünyanın en nefis çiçeklerinin kokusu, çok yoğun ve bir o kadar da ferahlatıcı.

Sabah oldu, güneş girdi içeri, karanlıkta yetişen ne varsa öldürdü, rutubet ve nem kokusu çıktı evden. İnsanlık değişti mi bilmem, kadınlar artık daha özgür mü bilmem ama ben değiştim.

Esindaş