30 Aralık 2019 Pazartesi

Penny Fleck: Joker’i̇n Mi̇marı





Joker ile ilgili yazılacak ve de konuşulacak çok şey var fakat bu filmin en güzel tarafı Batman filmlerinde kötü karakter olarak karşımıza çıkan Arthur Fleck’in diğer yüzünü görmemiz ki bu noktada çoğumuzun bakış açısı değişiyor ve kendimizi şunu soruyoruz: Arthur Fleck gerçekten kötü mü? İyi ve kötü arasındaki fark tam olarak nedir? Akıl hastası ile normal birey arasındaki fark kötü bir anne olabilir mi?
Arthur zor koşullarda palyaçoluk yaparak evi geçindirmeyi çalışırken bir taraftan da aslında hiç de yatalak olmayan ve büyük ihtimalle kendi bakımını gerçekleştirebilecek –ki bunu ambulansla götürülürken hiçbir ilaç kullanmadığına dair bilgi veren Arthur’un vasıtasıyla anlıyoruz- bir kadına ‘annesine’ bakıyor. Yatağına yemeğini götürüyor hatta o da yetmiyor onun banyosunu yaptırıyor. Arthur’un acayip bir insan olduğunun farkındayız lakin Penny gizli, esrarlı ve de hastalıklı kişiliği ile çok daha garip durmakta. Hangi anne oğluna bu şekilde bir hayatı uygun görür ve çocuğun tüm psikolojisini alt üst etme pahasına,  tüm bedeninin ve de ruhunun hastalıklarını onun omuzlarına bırakarak gayet hafif bir şekilde hayatını idame ettirebilir diye sorarsanız eğer cevap şöyle olacaktır: Terapistler tarafından çok iyi bilinmektedir ki bazı anneler çocuklarını gerçek anlamda saykotik bireylere dönüştürebilmektedir.
DNA’larımızın çok büyük kısmını babadan ziyade anneden alırız. Mitokondriyel DNA yumurtada çokça bulunurken, spermde az miktarda vardır ve fertilizasyondan sonra kaybolurlar. Mitokondriyel DNA aslen tamamen anneden gelir ve bunun yanında yumurtada fazla miktarda transkripsiyon faktörü de bulunmaktadır; transkripsiyon faktörleri kısaca DNA’da kendine özgü bir alana bağlanarak transkripsiyonu sağlayan bir çeşit proteindir. Fakat akıl hastalığının genetik kökeni tam olarak nedir? Yeni yapılan araştırmalar doğuştan sahip olduğumuz genlerin aslında akıl hastalığına yakalanmada ancak ve ancak uygun çevresel faktörler devreye girdiğinde etkili olabileceğini gösterdi. Bunu bir örnekle izah edebiliriz: Depresyon hastalığında iyi ve kötü olarak derecelendirilen üç tane gen olduğunu varsayalım; ilginçtir ki prenatal dönemde ve bebek doğduğunda annenin yaşadığı travmalar ve duygular neticesinde hangi genin transkrip edileceği ortaya çıkmaktadır ki burada prenatal çevresel faktörlerin ne derece önemli olduğunu görebiliyoruz. Fakat tek çıkarımımız bu olmayacaktır elbette; doğumdan sonra annenin davranışları ve duygusal durumu ve diğer çevresel faktörlere göre gen transkripsiyonu şekillenecektir ki bu durum Arthur’un evlatlık olmasına rağmen nasıl olup da narsistik delüzyonel kişilik bozukluğu tanısı almış olan Penny gibi delüzyonel kişiliğe sahip olabileceğini kısmen de açıklar. Arthur’un delüzyonel kişiliğe sahip olduğunu asansörde karşılaştığı kadın ile beraber olduğuna dair sanrılarıan öğreniyoruz; tabi burada bazı başka etkenler de olabilir ki bunlardan biri de şudur: Devletler genel olarak çocuğun evlatlık verileceği aileyi öz ailesine benzerliğine göre seçer; Arthur’un öz annesi ve babasında da bu tip bir hastalık bulunabilir ya da bulunmaz; bunu tam olarak bilemesek de elimizdeki bilgiler ile bir takım çıkarımlarda bulunabiliriz.
Penny dışarıdan bakıldığında oldukça hassas ve de kırılgan aynı zamanda naif bir kadın olarak görülecek ve Arthur ona bu kadar iyi baktığı için alkışlanacaktır ta ki bakmayana kadar. Kendi toplumumuza durumu uyarlamaya çalışalım: Penny hayatında birçok şeyden vazgeçerek, evlatlık oğluna kendini adamıştır; şimdi ise yaşlanmış ve hayatını idame ettiremeyecek duruma gelmiştir ki elbette hayırlı bir oğuldan ona bakması beklenir. Toksik dünyasına oğlunu dahil etmesi zamanla onu da zehirlemesi ise toplumu asla ilgilendirmeyen bir konudur. Genel kural, genel kuraldır ve annelik her daim kutsaldır. Fakat asıl durum şudur: Annelik kutsaldır çünkü gen aktarımı her şeydir ve gen bencildir. Kadın olmak vücuttaki kimyasal olaylara bakıldığında erkek olmaktan çok daha zordur; kadınların fizyolojileri erkeklere nazaran çok daha çeşitli hormonlarla yönetilir ki bu bile kadınların karmaşasını anlamamız için yeterli olmalıdır ne de olsa çoğu zaman psikoloji fizyolojinin aynasıdır. Kadın olmak zordur fakat annelik çok daha zordur. Fakat ne olursa olsun yanlış annelik ne topluma ne de bireye yarar sağlayabilir; objektif değerlendirme şarttır. Annenin çocuğuna duyduğu toksik sevgi en tehlikelisidir.
Tarihte Freud ile başlayan ve toksik annelerin çocukların ruh sağlığını büyük oranda etkilediği ve birtakım akıl hastalıklarına yol açtığına dair genel kanı modern tıbba rağmen hala devam etmektedir ve kanımca devam da etmelidir.  Akıl hastalıklarının ardındaki temel etken hiçbir zaman net olarak ortaya çıkarılmamıştır. Freud’un zamanında elbette tıp daha doğrusu tıbbi teknoloji bu kadar gelişmiş değildi fakat bunun bir bakımdan da çok daha yararlı olabilecek bir bakış açısına olanak sağlamış olması mümkündür; insan bir bütün olarak görülür; ailesinden ve çevresinden bağımsız değildir; geçmişi ve çocukluğu bireyin karakterinin olgunlaşmasında çok önemli faktörlerdir; insan laboratuvar ortamında tek başına değerlendirilebilecek bir organizma değildir. Elbette bu bakış açısı moleküler düzeyde tanı yapabilen teknolojik cihazların yokluğunda doğal akışla ortaya çıkmış olan bir yaklaşım olabilir fakat bu onu daha az gerçekçi kılmaz.
Freud’dan sonra 2. Dünya savaşına kadar olan dönemde akıl hastalıklarının beyin hasarı neticesinde ortaya çıktığına inanılmış ve bunun sonucu olarak oldukça korkunç cerrahi yöntemlere başvurulmuş fakat yapılan lobotomilerden hiçbir netice alınamamıştır. Akıl hastalığı beyin hasarı sonucu değilse tam olarak nedir? 2. Dünya savaşından sonra ABD’de oldukça yüksek sayıda askerin mental rahatsızlığa yakalanmaları neticesinde gözler gene annelere çevrilmiş ve onların toksik, dominant ve narsistik sevgilerinin bir sonucu olarak erkek çocukların gerçek hayatla uyumu yakalayamadıkları ve bunun neticesinde kendi ayakları üzerinde duramadıkları gözlemlenmiştir.
1950’lerden sonra vücuttaki kimyasal reaksiyonların az çok çözülebilmesi neticesinde belirli nörotransmitterlerin fazlalığı ya da yokluğu ile akıl hastalıkları arasında bağlantı görülmüş ve ilaç tedavisine başlanmıştır. Fakat bütünün işleyişi tam olarak anlaşılamadığından ciddi yan etkiler ortaya çıkmıştır. Beyin kompartmanlarına ayrılmış bir bütündür. Her bir nörotransmitterin farklı kompartmanlarda farklı görevleri vardır dolayısıyla dışarıdan yapılan takviye bir bölümde kısmen de olsa işe yarayabilecekken bir başka bölümde tersi bir etkiye neden olabilecektir.
Tüm bu açılardan bakıldığında Arthur Fleck’in nasıl olup da Joker’e dönüşebildiğini az çok anlıyoruz. Ona olan sempatimiz artarken Penny Fleck’e olan kinimiz artıyor. Bu film ile birlikte yeni bir gerçeklik ile karşılaşıyoruz: Her anne bizim hayalimizde yatan anne olmayabilir. Bakıma muhtaç bir şekilde, eli ayağı tutmaz, saf gözlerle yatağında yatarken aslında zihninin içinde sadece çocuklarına saldıran ve onların görebildiği ve sadece onları darmaduman eden koskocaman bir canavar taşıyor olabilirler. Bundan çok daha üzücü bir şey var ki o da kendilerinin farkına varmayışları, zehirlerinin çocuklarda yaratacağı akıl hastalığına varabilecek korkunç duygusal durumları görmezden gelmeleridir. Bu bilinçli bir görmezden gelme değilse bile bu durumda fark eden bir şey olmaz. İstemeden de olsa Arthur Fleck artık bir Joker’dir ve kendi ölümü oğlunun elinden olur. Gerçeği öğrendiğinde Arthur’un elinden annesini kim kurtarabilir? Kurtarılmalı mıdır? Böyle bir annenin cezası ne olmalıdır? Çoğu zaman cezasız kalacak ve bunlar net olarak konuşulamadan dillere pelesenk olmuş annelik kutsaldır lafügüzafı ile geçiştirilecektir. Peki, bu doğru ve de gerçekçi bir bakış açısı mıdır? Annelik bir an önce sorgulanmaya başlanmamalı mıdır? Kanımca kesinlikle sorgulanmalıdır! Kötü, yaramaz, polisle başı derde giren ergenlere bakıldığında ardında her daim travmatik bir çocukluk dönemi görülmüştür. Annelik kutsaldır fakat asıl kutsal olan bir annenin çocuğu neye dönüştürebileceğini kavrayabilmesi ve elinden geldiği kadar çocuğa az travma yaşatabilmesidir. Sorunlu bir dünyada sorunsuz aile yoktur lakin karakterleri oturmuş, olgun bireyler sorunların çocuklarında travma oluşturmalarını engelleyebilirler. Şunu unutulmamalıdır ki anne sevgisi olmadan bir bireyin ne fizyolojik ne de psikolojik olarak doğru yetişebilmesi mümkün değildir lakin doğru sevgi aşırı ve toksik sevgiye her zaman yeğdir.




21 Aralık 2019 Cumartesi

, , ,

Hain Tırtıl


Terkedilmiş bir evin
Verandasında deniz kabuklarından
Bir rüzgâr çanı
Yorgun ama son görevindeymiş gibi,
Tüm gücüyle boyun eğerek deli rüzgâra,
Gaipten gelenlerin habercisiymişçesine,
Garip bir melodi tutturmuş.
Kulak verdim fısıltıyla konuşan
Bu garip rüzgâr çanına.
Öte taraftan gelip giden bir şeyler mi varmış?
Sessizce emekleyerek perdeyi kaldıran?
Bu rüzgâr buranın değilmiş!
İçeri dolmuşlar bulutlu ve gri gökyüzündeki
Kapalı kapıları bir bir açarak.
Sessizce toprağa düşen yağmur tanelerinden daha sessiz,
Ve belki de biraz sinsice.
Kıpır kıpır ve yoğun.
Burası gölgesiymiş geldikleri yerin,
Ben ve diğerleri ancak birer kukla gibi
Sağa sola oynatılarak
Yansıtılıyormuşuz büyük aya.
Titremeye başladım durduğum yerde.
Ellerim tutamaz oldu,
Ne varsa yere düştü.
Durduğum yere oturdum.
Duymak istemedim daha,
Sus rüzgâr çanı sus!
Zaten istilası altında hayatım
Kupkuru kalmış tüm beklentilerin!
Ve sonra birden farketmez dedim
Farketmez.
Ben bile ben değilken.
Esasen taklitçisiyim anca
Benden öncekilerin.
Yakalayacağım sinsi tırtılı
Her ne kadar benim içimde ise de
Açık verecek elbette
Kimlik hırsızı!
Ve o öteki taraftakilerden
Soracağım o kabarık hesabı!




22 Kasım 2019 Cuma

,

Ölümüne Bir Yarış


“Tanrım lütfen bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun. Tanrım yardım et lütfen, lütfen, lütfen”.

“Ağlamayı bırak artık hadi. Kalk ayağa, belki kurtulabiliriz, düşünmemiz lazım, birlik olursak bir çıkış yolu bulabiliriz. Neden olmasın? Benim de moralim çok bozuk ama görüyorsun ya soğukkanlılığımı korumaya çalışıyorum”. Bir taraftan beni sakinleştirmeye çalışırken diğer taraftan da gözlerini benden saklıyordu. Ağlıyordu biliyorum, yapamayacağımızı o da benim kadar biliyordu fakat teslim olmaktan ziyade çırpınmayı tercih ediyordu.

Ben ise tamamen kaybetmiştim kendimi. Kadere mi ağıt yaksam tanrıya mı bilemiyorum –gerçi her ikisi de aynı şeye çıkmaz mıydı? Nasıl olmuştu da böylesine kötücül bir yarışmaya kendimi dâhil edebilmiştim. Son beş yıldır ülkede çok popüler bir yarışmaydı. 60 kadar insanı üç ay boyunca dış dünyaya kapalı bir alanda geniş kapsamlı bir eğitimden geçiriyorlar ve sonunda birinci olan insanı çok yüksek bir konuma getiriyorlardı; hayatı kurtuluyordu tabiri caizse.

İki aydır buradaydık ve bir şeylerin ters gittiğini ilk beş hafta içerisinde anlamıştık. Her hafta 5 kişi eleniyordu, son hafta ise 4 kişi elenecek böylece toplamda 59 kişi elenmiş olacaktı. Bu çok normaldi; elbette yarışmalarda insanlar elenecekti. Fakat böylesine bir yolla mı elenmeliydiler? Hayır, elbette ki hayır.

“Dinle beni Zeynep: Çitlerde bir boşluk gördüm, bence oradan kaçabiliriz dersten hemen sonra -eğer ki yeterince şanslıysak bugünün elenenlerinden değilsek tabi. Öğretmenler eleyecekleri kişileri kendi odalarına alıyor ve birkaç saat oldukça meşgul oluyorlar. Bizi fark etmeyebilirler. Sen ne dersin? Yardım et bana!”

Kaçış yolu bulabilmek için çaresizce zorluyordu zihnini. Böylesine bir trajedide insanın elinden ne gelir ki Tanrı dahi izlemeyi seçmişken hem de. Kimlerin eleneceğine dair belirli bir patern yok gibiydi; tamamen rastgele bir biçimde her hafta 5 kişiyi seçiyorlardı. En son sıra arkadaşımı almışlardı ki tek hatası derste yere kalemini düşürmek olmuştu.  Cevap veremedim Alev’e; cevap bekliyor muydu ki? Biliyordum ki en az o da benim kadar çıkışın olmadığına çoktan kanaat etmişti ve şimdi sadece boş bir çabalama içindeydi; karar verdiğimiz şeyi yapmamız gerektiğinin farkındaydı. Ah zihin! Ne zaman kurtardı ki insanı kendi zindanından ve ne zaman çözebildi bağlı tüm zincirleri canlılıkla ruh arasında? Ne zaman yardım edebildi acı çeken, acı çektirilen bir insana?

Olayları ben görmüştüm ve anlattığım tek kişi Alev’di. Meraklı bir tabiatım vardı; elenenlere en azından bir neden söylerler diyerek takip etmeye niyet ettim; çok zor ve stresli oldu fakat başardım. Öncelikle bir odaya aldılar çağırdıkları beş kişiyi ve tahta banka oturttular; ben o esnada hafif aralık kapıdan kalbim ağzımda izliyordum. Karşı bankta ise keçiler oturuyordu ve öylesine korkunç bir görüntüydü ki korkumdan neredeyse çığlık atmak üzereydim. Keçilerden biri-ki büyük ihtimalle en yaşlısı- gözetmen kadınlardan birine hafif bir baş işareti yapar yapmaz kadın orada öylece korkmuş bir şekilde bekleşen yarışmacıların üstüne iki bidon benzin döktü; onlar şaşkınlıktan hareket dahi edemezken üzerlerine yanan kibriti atarak tutuşmalarını sağladı. Tanrım! Tanrım! Gözümün önünde canhıraş haykırışlarla yanarak can verdiler.
Bu saçmalığın bir son bulması gerekiyordu. Bir müddet konuşmadan oturduk sonra bakışlarımız çarpıştı; yapılması gerekeni yapacaktık ve asla irademizi birkaç keçiye teslim etmeyecektik. Hayır, bunu kabul edemezdik; çaldığım benzin bidonunu elime aldım. Alev onaylayınca üzerimize döktüm ve çakmağı çaktım.

Esindaş

10 Ağustos 2019 Cumartesi

, , , ,

Ay Işığı ve Çürük Elma


Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözlerim açık mıydı, kapalı mıydı farkında değildim fakat her koşulda başımın  üzerindeki ışınların zihnimin derinliklerine daldıklarının farkındaydım. Hareketsiz kalmıştım, sesimi çıkarmam mümkün değildi. Korkuya rağmen çok güzel bir his, bir nevi kutlu bir huzur tarafından zihnim ele geçirilmiş gibiydi ve zihnimin içinden konuştu benimle, bir melodi gibi, defalarca dinleyip unuttuğum bir müzik gibi, kelimelerle değil, çoktandır duyup duyup umursamadığım bir şarkı ile konuştu benimle

 -Bu bir rüya biliyorsun değil mi? Eninde sonunda uyanacaksın, kat kat birbirinin içine girmiş tüm o rüyalardan kafanı kaldırdığında, hala bir rüya daha kalmış olacak.  –Uyanmak istemiyorum, kaçmak istiyorum, beni yakalayamasın istiyorum. Kafamı kaldırmamak, gözlerimi açmamak, o malum boşluk canavarıyla karşılaşmamak istiyorum. Ah, hayır, yardım et bana. Beni bulamasın. Fakat gün geçtikçe yaklaşıyor biliyorum, nefesini hissediyorum ensemde. Gitme, kal, karşılaşamam onunla. Korkuyorum çok, uyandırma beni.

-Hayır, hayır, hayır. Sakın!

 Nefes nefese kalktım.

Altı üstü bir rüyaydı, uyanmak istediğim rüyalardan biri, hiç uyanmak istemediğim bir rüya daha var ki, zihnimin bir kenarında tozlu raflarda öylece duran bir hikayeyi bana tekrar tekrar dinletmeye çalıştığını fark etsem de, değişikliğe olan korkuyla karışık direncimle dinlediğimi yaşamaya devam ediyorum.

Zor bela kahvemi yaptım ve kaç gündür dışarı çıkmadığımdan ve de biraz  da ferah bir nefes almak istediğimden kendimi istemeyerek de olsa  dışarı attım. Yılların elma ağacı sapsarı kurumuş dallarıyla sanki  bana hayatın asıl ve gizlenen tarafını anlatır gibiydi, karşısına  geçtim ve oturdum. Üzerinde kurtlar dolanıyordu, elmalar çürümüş  olmasına rağmen, kupkuru dalların arasında sarımsı-kahverengimsi  renkleriyle hala daha ağaca tutunma gayreti içindeydiler, oysa ki  çoktan yere düşmüş olmalı ve toprağa karışmaya başlamalıydılar? Tıpkı  ben gibi, direnç gösterdikleri belliydi gelecek olana. Fakat kaçış  nereye kadar? Bahçe duvarı yer yer çatlamaya başlamıştı bile. 

Beni saran garip, yeni ve değişik hislerle oturakaldım bahçede. Güneş  o kadar parlaktı ki, uzun süre kalınca net görememeye başlamıştım  çevremi hatta bir zaman sonra ortamın loşlaşmaya başladığını fark  ettiğimde de bunu gözlerimin güneş ışığına alışmasına yordum ve  kahvemi yudumlamaya devam ettim. Aradan 10 dakika geçti geçmedi  bahçede yeşil olan ne varsa solmaya ve sararmaya başladı fakat  enteresan bir şekilde elma ağacı gitgide parlaklaşıyor ve yeşeriyor  gibiydi. Yeşil canlı ve hayat dolu gördüğüm  ne varsa tüm renklerini  kaybediyor ve kendilerini yer çekime bırakıyorlardı. Elma ağacı zaman  geçtikçe parlak yeşil yaprak dolu dallarını gurur duyarmışcasına öne  arkaya sağa sola doğru uzattıkça uzatıyordu.  Arkamı döndüm ve denizin  artık mavi değil koyu griye yakın bir renk olduğunu fark ettim.  Çevrede tek bir insan yoktu. Gördüklerimin gerçek mi yoksa bir nevi  rüya mı olduğunun da farkında değildim. Çevremi tanımakta zorluk  çekiyordum. Bu esnada elma ağacımdaki elmalar kıpkırmızı  olgunlaşmışlardı bile. Oturdum kaldım, nerede olduğumu kestiremiyordum  artık.  

Ağlamaya başladım, ne bildiğim bana acı veren dünyadaydım ne de  ötekinde, arada bir yerlerde, içimi yakan, gönlümü karartan  düşüncelerle sallanıyor olmalıydım. Böyle bir anda çıktı geldi, elma  ağacının yanında belirdi ilk ve sanki havada yürüyormuş gibi yaklaştı  yanıma. Dişi mi erkek mi olduğunu anlayamamıştım ya da gerçekten bana  yaklaşıp yaklaşmadığını, uzaklaşıyor da olabilirdi. Fakat yanımda  belirince birden içime inanılmaz bir ferahlık geldi, nerede olduğumu,  bana neler olduğunu umursamıyordum bile. Parlak uzun saçları vardı ve  kocaman gözleri menekşe ya da mor renkliydi, minicik bir burnu ve  incecik dudakları vardı. Onun periler diyarından geldiğine o kadar  emindim ki. Yanımda olması yetmişti bana, yanımdan hiç kalkmasın  istiyordum. Öylece oturalım, dünyalar birbirine girsin, çarpışsınlar,  yok olsunlar umurumda dahi değildi. İçimden 'kim olduğunu bilmiyorum  fakat sakın gitme' diyordum. Defalarca tekrarladım bunu ve konuştu  sonunda benimle, ağzı oynamıyor gibiydi, belki de o konuşmuyor da ben  onu konuşturuyordum. 

-Dinle beni, ne kadar acı çektiğini biliyorum ve sen acı çekerken  sanma ki yalnızsın. Seninle birlikte ağlayan düzinelerce varlık var  senin bilmediğin. Kalbini kapatma sakın, ne olursa olsun, Tanrıdan  uzaklaşma sakın, ne olursa olsun. Yere yığıldığını gördük biz, kapkara  gözyaşlarının toprağı suladığını gördük biz, senin acınla solanları  gördük biz ve fakat her şekilde sana hala el vermeye çalıştıklarını  gördük biz. Sen fark etmesen de, sen bilmesen de her gözyaşın bir  serçeyi öldürüyor burada, her gülüşün bir papatyayı canlandırıyor  burada. Görmesen de, duymasan da. Bir daha gelmeyeceğim yanına, bir  kez daha anlatılmayacak bunlar sana, sen bize gelene kadar bu son  görüşmemiz seninle.  

-Lütfen bir kaç dakika daha. Anlat bana elma ağacını nesi var? Neden dünyayı ters yüz ederek anlattın bana?

 -Elma ağacının ölmesi gerekiyordu, eğer yaşasaydı diğer her şey ölecekti. Bunu görmeni istedik. Dünyayı ayakta tutmaya çalışanlar bunu sana göstermemi istediler. Şimdi tercihini yapmalısın. Artık vedalaşmalısın elma ağacı ile ve onu kökünden kesmelisin. İçinde ölüp giden tüm duyguları da aynı şekilde denize atmalısın. Ayaklarını sımsıkı yere bağlayan cehennem zebanilerine izin vermemelisin ve ölene kadar yaşamalısın. Anladın mı beni? İyice anladın mı?

Esindaş


9 Temmuz 2019 Salı

, , , , ,

Yıldız Tozu


Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.

Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:

"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı,  yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.

Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok  daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık.  Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde  sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını  iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı?  Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?

Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.

Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!

Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar  her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.

Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."

Esindaş

22 Mayıs 2019 Çarşamba

, , ,

Bir Ölümün Ardından



Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacivert bir günün gecesiydi bu; sabaha sağ salim çıkacağınızı bilip bilmediğiniz gecelerden. Rüzgar bir değişik sallıyordu ağaçları, hışırtılar daha yoğundu, dolunayın ışığı altındaki gölgeler daha büyüktü. Kimsecikler yoktu arkadaki tek katlı evlerde, mahalle tamamen boşalmış gibiydi. Daracık yoldaki sokak lambalarından biri yanıp sönüyor, ortamın olduğundan daha da garip görünmesine neden oluyordu. Evlerden birindeki açık kalan kepenkler arada bir hızlıca çarpıp yerimden sıçramama neden oluyordu. Tek bir köpek havlaması yoktu, sanki hepsi birden kaybolmuş gibiydiler ya da belki de bir şeyleri bekliyorlardı kimbilir. Arka odadaki yer minderinin üzerine büzüşmüş bir şekilde, hiç lamba yakmadan, demir parmaklıklı geniş pencereden dışarıyı izliyordum. İçimdeki garip ürpertiyi son haftalarda başıma gelen akıl almaz olaylara bağlasam da, gecenin korkusunun içimde ağ kurmasına engel olamıyordum. Neden bu gece?

Aşağıya, mutfağa indim. Akşam yemeği yememiştim, bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Ekmeğin arasına ne bulduysam doldurdum, bir de güzel sahanda yumurta ile yanına müthiş bir filtre kahve yaptım ki; neşemi anca bu getirebilirdi.

Babamın ölümünün üzerinden tamı tamına 33 gün geçmişti ve ben hala hayata dönemiyordum, kaç gün sürecek acım, kaç ay, kaç yıl? Sürekli dolacak mıydı gözlerim? Korkunç bir pazar sabahı, sanki her şey normalmiş gibi cıvıldayan kuşların sesiyle kalkıp 10 dakika sonra kaybetmiştim babamı, annemin hastalığının acısına daha fazla dayanamayan babamı, ardımdaki dağı. Babam; varlığını hiç bilmediği ve fakat hep orada duran ve her daim destek olan arkasındaki koskoca dağı, anca kendi babası göçtüğünde diğer diyarlara, fark ettiğini söylemişti ben çok çok küçükken, unutmadım ya hiç o dediğini, o zamandan beri babamı ulu bir dağ bilmişimdir hep ve meğer insan kırkından sonra da yetim kalır imiş, hem de nasıl kalır imiş, hem de nasıl! Gene ağlıyordum işte, mutfaktaki kağıt havlu ile sildim gözyaşlarımı, tepsiyi alarak, geri odaya çıktım.

Gecenin korkunçluğu içinde, bir şeyler beni yeniden hayata bağlar gibiydi ve bu düpedüz şakacı Tanrı'nın bir işi olmalıydı. Hazırladığım aperatİfleri silip süpürdüm. Kahvemi yavaş yavaş içmeyi tercih etmişimdir hep. Dalların hışırtıları dışında, boğuk sesler geliyordu dışarıdan Nedense o sesleri dahi sevdim, içimdeki ürpertiyi, serin havayı, bahçedeki asma yapraklarının neredeyse pencereden içeriye uzanacakmış gibi uzuyor gibi görünmesini ve hatta ayın gökyüzünden yeryüzüne yaklaşıyor gibi gitgide büyümesini de sevdim. Tüm bunlar normal bir gecede çok garip olmalıydı fakat ben, garipsemeyi ve hatta ürkmeyi bırakmış gibiydim.

Gökteki küçük bulutlar arada bir dolunayı kapatsalar da ortam tam olarak kararmıyordu; büyük ihtimalle ayın normalin 2-3 katı kadar büyüklüğe erişmiş olmasından dolayıydı. Birilerine telefon açmalı mıydım? Herkes aynı şekilde görüyor muydu göğü ve ayı? Saat neredeyse sabahım üçüydü ve tanıdığım herkesin uyuduğuna emindim. Zaten babamın cenazesindeki olaylar nedeniyle pek bir yakınım kalmış sayılmazdı ve fakat ne gerek vardı? Herkesin birbirini gereksiz yere yerip, gereksiz yere övdüğü bu saçma sapan ilişkiler yumağında, insanın delirmemesi adına tek başına kalması daha hayırlı görünüyordu. Delilikten öte hiç bir şey sizi topluma bağlayamaz ve delilerin arasında her daim "asıl deli" sizsinizdir. Bu yüzden eğer gerçekte bir deli değilseniz, deli numarası yapmayı kesip, toplumla bağınızı koparmanız gerekmektedir. Ben tam da bunu yaptım, deli olmadığımı haykırdım ve de şimdi burada acaip sesler ve çok çok büyük bir ayın eşliğinde kahvemi yudumluyorum. Şakacı!

Arka bahçenin hemen önündeki evin pencerelerinden birinde titrek bir ışık görünceye kadar, hala daha normalleştirecektim, tüm bu acaip gecenin anlamsız ve ürkünç olaylarını fakat benim için bile bu kadarı fazla. Yıllar var ki o evin sahibi gelmiyordu evine. Başına ne geldiği ile ilgili bir fikrim yoktu, pek de tanımazdım zaten kendisini. Oradaki titrek ışığı yakanın bir hırsız olması kuvvetle muhtemeldi. İçerinin görünmeyeceğinden emin olsam da- keza tek bir ışık yoktu- pencerenin kenarından, başımı pek de kaldırmadan bakmaya çalışıyordum. Ay evin tepesine kadar inmiş gibiydi ve öylesine aydınlandı ki, gözümü kısmak zorunda kaldım fakat ne kalktım yerimden ne de bakmayı bıraktım, kalbimin göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpmasına rağmen ve de göreceklerimin acaipliğinden belki de nefesimi verip, geri alamayacağımı tahmin etsem de mıhlandım oracığa.

Balkona gözlerini dikmiştim, yukarıdaki büyük büsbüyük ay parlamayı bir an olsun kestiğinde titrek ışığın balkona kaydığını fark etmiştim. Titrek ışığın sigaradan geldiğini gördüğümde , o sigarayı tutanın babam olduğunu anında anlamıştım. Balkonun demirlerine tutunmuş bana bakıyordu. Derhal kalktım yerimden, avazım çıktığı kadar bağırıyordum, 'bekle baba, beni bekle, geliyorum, ne olursun bekle'. El salladı bana, gülümsüyordu. Ta küçüklüğümden beri bildiğim ve beni dünyaya karşı koruyan kocaman bir gülümsemesiydi o, 'hiçbir sorun yok, her şey yolunda' gülümsemesiydi o, hatta belki de şakalaşacaktı benimle, biraz daha kalsa, ah biraz daha. Fakat gidecekti belli, çırpınsam da, ağladam da, yalvarsam da gidecekti. Ay yukarıya doğru, eski konumuna yol almaya başlayınca, babamın silüeti de yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir kaç dakika içinde ne o kocaman aydan ne de babamdan eser yoktu. Oracığa yığılsam da, içimde, derinlerde bir yerlerde tuttuğum huzuru geri çağırmaya hazırdım artık, tonlarca gözyaşı ve binlerce parçaya ayrılmış kalbimin kırıntıları arasında, yok olmasından korkup, sakladığım o minik pırıltıyı-huzuru- geri çağırdım ve tanrıya olan inancımı geri kazanarak, dualarla uykuya dalmaya hazırlandım.

Esindaş

6 Nisan 2019 Cumartesi

, ,

Fötr Şapkalı



Gece telefonlarından hep korkmuşumdur, hayırlı haber almak mümkün değildir neredeyse, karanlık iş başındadır, karabasanlar, ecinniler, arada bir yerlerde sıkışıp kalmış acaip ruhlar. Benim için ise, belki de her şeyi başlatan , tüm karayı üzerime basan ve beni ışık diyarından ayıran fötr şapkalı, kalem etekli, uzun boylu bir kadındı. Rüyalarımda karşıma çıkan bu kadınla epeydir tanışıyorum gibi, ömrümün farklı devirlerinde farklı farklı şekillere girse de, kaplamanın ardındaki kötülüğü gözden kaçırmam mümkün değil. Fakat bu sefer, belki de ilk defa adımı söyleyerek beni yanına çağırdı. Adımın bilinmemesi gerekiyordu, ne de yerimin, yurdumu... Kaçmam gerektiğini biliyordum, rüyalarımda saklanmam gerektiğini, diğer dünyada tanınmadan yürümem gerektiğini. Onca çabalamama rağmen beni buldu uğursuz. Bu dünyada görseniz asla korkmazsınız kendisinden, hatta belki de cana yakın ve sevimli bulursunuz fakat ben değil. Defalarca karşılaştığım bu korkunç ruhu başımdan defetmem gerektiğini biliyorum.

Ağlayarak uyandım. İçimde inanılmaz bir can sıkıntısı, göğsüm daralıyor gibi, nefes alamıyorum neredeyse. İşte telefon böylesi bir anda çaldı. Babam annemin uyumasını beklemiş o yüzden böyle bir saatte aramış ve neredeyse fısıltıyla ve ağlamaklı bir sesle annemin hasta olduğunu söyledi. Babanızın ağladığını duymamışsınızdır hiç, ne de aklınızın ucundan dahi geçmemiştir; annenizin daha genç sayılacak bir yaşta hayatınızdan kayıp gideceği ve bu başınıza geldiğinde ardınızdaki tüm dağlar tek tek yıkılır. Benim de yıkıldı ya, içime ağladım ya, bir kerecik belli etmedim ya ne acımı ne üzüntümü, yıllardır yaptığım gibi göğsümde kocaman bir karabasanla yığıldım kaldım yatağın üzerine. Savaşmak ama neyle? Neye karşı?

Tanrıya karşı baştan mağlubum ben, öyle olduğunu düşünmeseler de tüm insanlar gibi yenik başlıyorum hayata ve yenik düşüyorum hayata.

Her şey hayal gibi şimdi, bugün varsın, yarın yoksun şu yalan dünyada.

Fötr şapkalı kadının rüyalarımda ortaya çıksa da hayatımı etkileyebilecek güçte bir zehir taşıdığını böylece öğrenmiş oldum ben ve büyük ihtimalle geçersiz ve bolca bir umutla karar verdim; rüyalarımda zırhımı giymeye, saklanmadan savaşmaya ve onunla göz göze gelmeye, böylece annemi kurtarabilir miydim vücudunu saran zehirden? Bunun imkansız olduğunu söyleyen mantığıma da savaş açtım ve sadece ve sadece önsezilerimle harekete geçtim.

Kendimi toparlamam için bir kaç gün yetti ve yeşilliklerin, maviliklerin, denizin ve dağın tepenin arasında geçirdiğim huzurlu bir günün gecesinde bilinçli bir uykuya daldım. Tanıdık bildik öteki dünya her zamanki gibi kapkaranlıktı, güneş nadir yüzünü gösterir burada ve sokaklar pistir, evsiz, biçare insanlarla doludur, ara sokaklarda çok daha tehlikeli işler çevrilir ve yanlışlıkla bir ara sokağa dalarsanız büyük ihtimalle öldürülürsünüz. Bir kaç defa düşmüşlüğüm vardı bu sokaklardan birine, ölümün kıyısında dolanırken kendimi zorla uyandırarak belki de mutlak ölümden kurtuldum. Ölmeyi denese miydim? Ne olacaktı bana? Hangi dünyada kalacaktı cesedim? Belki bir gün ama şimdi değil.

Kendimi saklamadan daldım en korkulu ara sokağa. Çevreme bakındım, birkaç alkolik ve uyuşturucu müptelası kartonların üzerinde yağan yağmura aldırmadan ölü gibi yatıyorlardı. Zihnimde girmem gereken binanın haritası oluştu. Birkaç yanlış girişimden sonra binayı buldum. Buradaki tüm binalar gibi meczup, virane bir yapıydı. Yer yer dökülmüş sıvaları, çatlak duvarları arasında simsiyah su akıyordu, merdivenler yapış yapıştı. Korkmadım, iğrenmedim, tek amacım vardı ve odaklanmıştım. 7 kat çıktım ve 13 numaralı dairenin kapısını çaldım. Oradaydı düşmanım biliyorum. Kapı çok da beklemeden açıldı. Halamın silüetindeydi bu seferkinde, aldırmadım, halamı içimde öldüreli ve kötülüğünü tamamen sindireli çok olmuştu. Bu kadar cesur olabileceğim benim de aklıma gelmezdi, fakat içimde bir gram korku, endişe ve kaygı duymadan, kendimden emin bir şekilde seslendim fötr şapkalı yaratığa: - Çık saklandığın yerden ve mertçe dövüş benimle. Ne ölümden kaldı korkum, ne yaşamdan. Eğer istediğin buysa ona da amenna, fakat evvelinde hem rüyalar alemindeki hayatımdan, hem de dünya hayatımdan bir an evvel çıkacaksın.

Esindaş