10 Aralık 2018 Pazartesi

, ,

Kırmızı Rugan


Kırmızı topuklu ayakkabılarımı çıkardım kutusundan
yılların biriktirdiği tozun kirin altında
pasparlak kırmızı derisi
hangi kaldırım taşında
hangi asfaltta yürüdüm
bir bir hatırladım.
Beyaz yakanın altında kirli vicdan
topuklu muydu seni yükselten
değişik bir hal gelmiş o masum surete
orada burada hangi patrona
karşı belli olmayan
bir kaç yalancı sırıtışın
oluşturduğu yalancı çizgiler.
ve altındakilere kustuğun öfkenin
meymenetsiz ifadeleri
çok normal bir insansın
baktığında dışarıdan
herkes gibi
çalışkan hırslı
makamı seven, yüksekleri seven
zihninin içinde de herkes gibiysen
tüm dünya koca bir akıl hastanesi

Fakat ben fark ettim delirdiğimi
akıl hastanesini ve içindeki tüm delileri
gökdelenlerde ,metrobüslerde,
çift şeritli yollarda ve köprülerde bırakarak
oturdum bir deniz kıyısına
hedefsiz, umarsız
parasız doğru
fakat kimin umurunda?
ayağımda deri ruganlar yok
bildiğin adi plastik sandaletler
arada bir yokluyorum zihnimi
delilik kırıntıları baki
fakat şimdi
o deli esintilerle
Zihnimi oluşama yönelten
başka biri var beynimde.

ve bir insan daha eksildi kurtlar sofrasından
kimbilir belki
bir orangutan
yaşar bu sayede
ve ben bir bahar günü
her şeyi bırakmak isteyen
o fakir şair gibi
havayı ve denizi
koklarım bedavaya.

Esindaş
, ,

Tüm Evrenlerde Sen Varsın


"Güneşin batışını hiç bu kadar güzel görmüş müydün? Sarılı, pembeli, turunculu birbirine geçişken renkler. Her saniye farklı bir renk ön plana çıkıyor ve bir anda bir bakmışsın, güneş kaybolmuş ve renkler yerini alacakaranlığa bırakmış, gece olmuş, kuşlar susmuş ve gecenin karanlıkları ışığı ele geçirmiş".

Konuşmaya çalışıyorum, beni dinlediğinden bile emin değilim. Ne oldu bize böyle? Ne yapmam gerekiyor hiçbir fikrim yok. Yüksek bir yamaca oturmuşuz, harikulade bir hava var ve çok tatlı bir esinti saçlarımıza yumuşacık değiyor. Elini tutuyorum, çekmeyecek biliyorum fakat öylesine halsiz bir el ki, damarlarından çekilen kanın sesini duyuyorum neredeyse.Niçin? Minicik bir yaşama sevincine bile muhtacız. "Benimle konuşmayacak mısın" diye soruyorum kendisine, halsizce bir omuz silkişi bana verilen cevap oluyor. Gözlerimi uzaklara dikiyorum, deniz neredeyse ürkütücü lacivert bir renk almış, içim hafiften ürperiyor. Hala bırakmadığım elini daha sıkı tutuyorum. Nafile olduğunu bilmek benim bu hareketleri tekrar tekrar yapmama engel olamayacak. Üşüyüp üşümediğini soruyorum.

Birden yüzüme bakıyor, gözlerindeki delilik bir anlığına cisim bulmuşcasına masmavi parlıyor koyu siyah gözlerinde, bakmaya hep korkardım o deli gözlere ama şu an daha karanlık bir korku ile titriyorum. Kafasını çeviriyor ağzından tek kelime çıkmadan, ötelere çok ötelere gidiyor zihni, biliyorum. Bir an için umutlanmıştım, korkuyla karışık gariban bir umuttu benimkisi. Bana geri döneceği, tekrar konuşacağımız, güleceğimiz ya da ne bileyim sadece saçma sapan kavgalar edip birbirimi yiyeceğimiz günlerin bizi hemen şuracıkta, zamanın en yakın anlarından birinde karşımıza çıkacağına dair işkenceli umut. Ne yapsaydım ya bıraksa mıydım ötelerde onu bir başına. Ya da hakikaten bir başına mı? Bir keresinde sanki anlatır gibi olmuştu öte diyarları bana, yalnız olmadığını ve orada bir kadın olduğunu çıtlatır gibi olmuştu. Soramadım nasıl bir kadın olduğunu, saçının ne renk olduğunu, gözlerini. Söylemezdi de zaten, öte diyarların ketumluğu sinmiş gibiydi derisine, tenine.

Güneş tamamen battı artık, kalkmamız gerektiğini biliyorum. "Hadi, gitme vaktimiz geldi" diye usulca fısıldıyorum kulağına, daldığı derin hülyayı bir anlığına bırakıyor ve yavaşca kalkıyoruz. Yanıbaşımızda uzun yürüyüşten sonra dinlenmeye çekilen köpeğimiz de kalkıyor bizimle. Sanırım o bile biliyor, öte diyarların kokusunun her tarafına sindiğini, yaklaşamıyor yanına, iki yıldır benim yanımda yürüyor.

Evet tam tamına iki yıldır artık benimle değil. Bir sabah kalktığında bana hızlı hızlı her şeyi anlatmaya çalıştı.Önce bir rüyadan bahsediyor sandım, yaşadıklarını gerçekten yaşadığına inanmam en az üç ayımı aldı. Ne zaman rüyaya dalsa o aleme geçiyor artık, orada bir evi varmış ve bir kadın. O kadın. Dünyada değilmiş evi, ne de samanyolunda çok çok uzak galaksilerden birinde. Seviyor musun o kadını diye sordum ona, bilmem hangi cesaretle, evet dedi, evet. Hayatım iki dudağının arasına hapsolmuş, o ise hülyalar aleminde kaybolmuş ve ben yokmuşum. Yokum ben onun rüyasında, köpeğimiz de yok, evimiz, ocağımız da yok. Bana ait, şu an yaşadığımı sandığım hayata dair hiçbir şey yok. Ağladım çok, çok ağladım. Saldırdım, yumrukladım, tekmeledim, gidecek oldum ama hep kaldım yanında.

Eve geldik, hızlıca üstümü değiştirip yemeği hazırladım. Sessizce geldi masaya. Göz göze geldik. Gene o bakış, bu sefer sevgi mi vardı gözlerinin yamacından öylesine bana bakan delilikte, tuzla buz olmuş hayaller mi, aşk kırıntıları mı? Kalbim çarpıyor, keşke bakmasa bana öyle? Belki de acıyor halime, gidemeyişime acıyor. "Hadi" diyorum sesim titreyerek, "söyle ne söyleyeceksen bir an evvel söyle, yerimi yurdumu kaybetmişim ben, ötesinde berisinde ne varsa, dök içini ve kurtul benden"

Kalktı masadan.Elimden tutarak beni de kaldırdı. Eline bir gaz lambası alarak merdivenlerden aşağıya, bodruma doğru inmeye başladık. Benim bodruma girmem yasaktı, neden olduğunu sorduğumda merdivenlerin çok dik olduğunu ve başıma bir hal geleceğinden korktuğunu söylemişti, dahasını sormadım ona, tamam dedim ve girmeye hiç tenezzül etmedim. Şimdi ise büyük bir şaşkınlık içindeydim. Hızlıca iniyorduk merdivenlerden. Büyük bir boşluğa düşer gibi hissediyordum kendimi.En son basamağa geldiğimizde dört kapılı kocaman bir odanın içinde olduğumuzu fark ettim. Elimi bırakmamıştı hala, içimi rahatlatan tek şey buydu. Kapılardan birinin önüne kadar getirdi beni, "içeri gir" dedi "ya sen" dedim, "yalnız olmalısın" diye cevap verdi. Kapıyı zorladım, kilitliydi, elim cebime gitti ve kimbilir ne zamandır cebimde duran anahtarı çıkararak kapıyı açtım.

Ve böylece ben de öteye geçtim. Yanımdaydı. "O kadın da mı bendim" diye sordum ona "senden ötesini hayal dahi edemem" dedi, "suskunluğunda, hülyalarında, yalnızlığında, umursamayışlarında, görmeyişlerinde,karabasanında, gerçeğinde hep ben mi vardım" "evet" dedi ve "korkma sakın" diye devam etti, "ben yaratıcı gücü damarlarımda taşıdığımı fark ettiğimden beri kurduğum tüm dünyaların baş kahramanı olarak seni koydum, kalbimin tam merkezindesin ve benden tek bir adım, tek bir düşünce dahi uzaklaşamazsın asla". Anlamıştım galiba en sonunda, benim ondan öte bir varlığım olamazdı, atmosferim oydu benim, tüm evrenim. Sarıldım, sımsıkı sarıldım, "kopmamız mümkün değil o zaman, sen ölene kadar, varlığım senin o zaman" sevinçten ağlıyordum bu sefer, varlığımın varlığının içinde eriyip gitmesinden, aslında tamamen yok olmaya mahkum bir zerreciğin belki de sadece bir anlığına kendini sevilen ve çok çok sevilen bir kadın olarak görmesinden, hayat bulmasından, nefes almasından ve sonra birden hayal edenin cisimden vazgeçip ışığa dönmesiyle beraber hiç yaşamamış, hiç yaşanmamış gibi yok olup gitmesinden daha güzel bir şey düşünemiyorum şu anda. Varlığımda yalnız olmayacağım, yokluğumda ise yalnızlık nedir bilmeyeceğim. Bundan ötesi göz açıp kapayana kadar geçen bir avuç zaman.

Esindaş
, , , , ,

Katil! Ne Güzel Öldürdün'


Evin içindeki tüm lambaları kapattım, pencerelerden sokak lambalarının pis sarı ışığı giriyor, pek garip gölgeler oluşuyor duvarlarda. Gecelerin gölgeleri ayrı güzeldir gözümde, şekiller amorftur, ayırt edemezsiniz neyin gölgesi oynaşıyor boşlukta, hayal gücünüzü çalıştırmak zorundasınızdır. güneşin çiğ ışığını da hiç sevmem aslında, minik boşluklardan gizemli bir şekilde süzüleneni severim, her yeri aydınlatıp yeryüzünde bana ait hiçbir şey bırakmayanını değil; öyle naif bir şekilde aydınlatmalı ki eşyaları, her baktığımda başka bir şeye dönüşüversinler ve ben alabildiğince büyük bir hülyanın içinde kayboluvereyim. Her ne kadar kendimi gölgelerin arasına alsam da cımcızlak ortada gibi hissetmekten kurtulamıyorum. gerçekler izin verse, rüyalarım izin vermiyor. hayatım boyunca yapamadığım, başaramadığım, pes ettiğim ne varsa rüyalarda gösteriyor yüzünü ve ben pişmanlık nedir bilmezken kendimi yılgın bir çaresizliğin ortasında buluveriyorum; şu yaşıma kadar yaptığım her şeyin yalan yanlış olma ihtimaline karşı savunmasızım. Kendimi savunabileceğim temize çıkarabileceğim hiç bir yol bulamıyorum. Bu yükü bir başkasına yükleyebilmek isterdim ama bu fazlasıyla kısa bir yol olurdu ve her ne kadar akıl sağlığımı geri kazanmamı sağlayacak olsa da, artık bunun için çok geç kaldığımın farkındayım.

Akıl sağlığımı iyileştirmek gibi bir çabam olmayacak bundan sonra, bundan önce çabalamışlığım belki de şu an dizlerime kadar çamura batmışlığımın nedeni. Klinikte bende bir sorun bulamayacaklarına eminim fakat onlar bile benim şu hallerimin nedenini neye bağlayabileceklerini bilmiyorlar. Oysa ki ben biliyorum, kendime karşı derin bir tiksinti duyuyorum; bu Sartre'nin varoluşa karşı duyduğu bulantıdan farklı olarak varoluşa karşı duyulan büyük öfkenin tiksinmeye yol açması gibi bir şey. Ellerime, kollarıma, bacaklarıma ayaklarıma bakıyorum ve üzerlerinde oradan buradan fışkırmış yabani otları, kayısı ağaçlarını, domates fidanlarını görüyorum bazen de sararmış başakları ve onların arasında dolanan zehirli zehirsiz yılanları, arada bir yabani bir hayvanı kolumdan bir ısırık alırken yakalıyorum sonra daha büyüğü üzerime konup ağzında benden kopardığı parçayla beni yiyeni kıskıvrak yakalayıveriyor. Bazı bazı nehirler akıyor bacaklarımda, içinde binbir çeşit balık. Somon balıklarını görüyorum üreyebilmek için akıntıya ters yüzen aptalları, ayılara yem oluyorlar, binlercesi kıyıya vuruyor.

Döngüsel olarak her daim yeniden var olan ve bitmek tükenmek bilmeden geri dönüşüme uğrayan, yılmaz, yıkılmaz, yorulmak nedir bilmez canlılık beni yıldırıyor. Bundan bir kurtuluş arıyorum, söyleyin bana hangi doktor buna çare olabilir. Ölü derilerimin evin içinde yarattığı toz katmanına, yorganların içinde büyüyen ve çoğalan toz sever canlılara, onlar olmadan yaşayamayacağım bakterilere karşı ve en çok da kendime karşı çare olmak istiyorum. Benim deli hallerimle başa çıkamayanın öfkesinin dinmediğini bilmeme rağmen şüpheli çaydan bir kaç yudum daha alıyorum.

Hiçliğe dönüş vol. 1
Geçen gün yürüyüşe sokağa çıktığımda yolun ortasında garip bir kuş gördüm. Turuncumsu kızıl ve çok parlak tüyleri vardı. kuyruğu neredeyse kendisinin iki katıydı. Kanatlarını açtığında kanatlarının bir metre kadar genişleyebildiğini fark ettim ya da kim bilir belki daha fazla ve alev alev yanıyor gibiydiler. Bitmez tükenmez bir alevdi bu çünkü küle dönmüyordu o güzelim kuş. Yanına doğru ilerledim, alevler beni de sarar mı diye bir an bile tereddüt etmedim, doğrusu bu ya alevin en kirliyi bile en temiz yapacağına dair inancım tam ve küle dönmeyi her halükarda cesede dönmeye yeğlerim. Yanına vardım ve öylece kıpırdamadan duran ve neredeyse beni beklediğini varsayacağım güzeller güzeli alev kuşu, beni, kanatlarının üstüne alıp, gökyüzüne doğru, kıvılcımlar içinde havalandı.

Hiçliğe dönüş vol. 2
Çok hızlı uçuyordu, ilk önce nefes alamadığımı fark ederek panikledim, kuşa sesimi duyurabilmek adına bütün gücümle bağırıyordum, uzunca bir aradan sonra bunun nafile olduğunu ve sesimin çıkmadığını fark ettim, fakat bir şekilde nefes alabilmeyi başarmam gerekiyordu. İçime büyük ve derin nefesler çektim. Bu arada çoktan dünyanın atmosferinden çıkmış gibiydik ve teoride asla nefes alamayacağımı biliyordum. Boş yere çırpınışlar da bir işe yaramadı. Nefesim beni terk etti. Cismim de üzerimden bir giysi gibi yavaş yavaş sıyrılıyordu, panik halindeydim. Keşke haber bıraksaydım, minik bir kağıda karalanmış kapkara bir hoşçakal yeterli olmalıydı ya da planlamış mıydı bunu da? Kafamı geride kalanlardan çok çabuk toparladım. Ben dediğim şey artık nesnel bir şey değildi ve yolculuk devam ettikçe geriye ben olduğuma dair bir tek idea kaldığını fark ettim ve bir idea, bir düşünce dahi nesneldi. Karbon yapıtaşlarım tamamen yok olmuş olsa da kendini ben sana idea ile varlığımı devam ettirebiliyordum.

Hiçliğe dönüş vol. 3
Benim ben olduğumu sandırtan şey aynı zamanda yokoluşa karşı korkutuyordu. Yoksa o çayı hiç içmese miydim? Benden nefret ettiğini biliyordum fakat beni öldürmek basit bir nefretin ötesinde bir tutumdu. Bir yandan da garip bir şekilde rahattım alev kuşunun üzerinde, pek derdim kalmamış gibiydi. Yolculuk devam ettikçe düşüncelerimi toplamakta zorluk çekmeye başladım, anılar bulanıklaşıyordu, nereli olduğum, çalıştığım işler, sevdiklerim, anam, babam kardeşimin kim olduğunu ve asıl beni öldüreni hatırlamakta güçlük çekmeye başladım. Sona doğru çocukluğumdan kalan şöyle bir kare kaldı; yemyeşil bir bahçenin ortasında kocaman bir kaplumbağanın üzerine oturmuş bahçeye giren arıktan akan suyu izliyordum ve arada bir beni öldüren kişinin kimliğine giren arıktaki yeşil kurbağa kendi kendine tekerleme mırıldanıyordu:

Ben küçük minik bir tırtıldım
içimden siyah civciv çıktı
algıladığım örüntüler de
zihnimin ötesini açtı.

Esindaş
, ,

Samanyolu


"Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor."

Artık ona yarı deli gözüyle bakıyorduk. Çocukluğundan beri bilirdik onda garip bir şeyler olduğunu. Fazlasıyla sessiz, içine kapanık bir çocuktu fakat yeri geldiğinde büyümüş de küçülmüş pozlarıyla hiç beklemediğiniz cevapları alırdınız ondan. Aşırı dürüsttü ve konu komşu ziyaretlerinde kaç kere annemle babamın yüzünü kızarttığını hatırlamam bile. Bizim sır saklama, aileyi koruma huyumuza karşın, kardeşimdeki fazlasıyla gelişmiş adalet ve objektivite çoğu zaman yıldırırdı gözümüzü. Okulunda parlak bir öğrenciydi ve evde vaktinin büyük çoğunluğunu odasında tek başına kitap okuyarak geçirirdi. Soluk mavi gözleri vardı İnci'nin, soluk diyorum çünkü öyle bir maviyi başka türlü nasıl tarif edebilirim bilmiyorum, çok çok açık, bulutsuz bir yaz gününde gökyüzünün mavisi gibi. Bakamazdım gözlerinin içine, beni yok ediverecekmiş gibi, hiçliğe düşüverecekmişim gibi olurdu, oysa ki hayatı severdim ben, güzel kıyafetleri, kırmızı pabuçları, rengarenk kalemleri, saçlarıma boncuklar dizmeyi severdim, bahçede toprakla oynamayı, kablumbağaları ve adını sanını bilmediğim rengarenk çiçekleri severdim, denizi severdim, yüzmeyi, güneşte yanmayı, kızgın kumsalda gözlerimden yaş gelene kadar yürüyüp denize atlamayı, kumdan kaleleri, çakıl taşlarını, çam ağaçlarını, kozalakları. İnci düpedüz farklıydı benden ve yıllar geçtikçe aramızdaki fark derinleşiyordu.

Yanlış hatırlamıyorsam ondaki en büyük değişim bir pazar günü başladı. Pazar günleri genelde bahçede mangal günü olurdu; halalar aileleri ile davet edilir, çoluklu çocuklu cümbüş şeklinde geçerdi. Ben oradan oraya kuzenlerle koşuşturmaya bayılırdım, nefes nefese kalana kadar türlü türlü eğlence bulurduk kendimize. İnci bir köşede ya da bir ağacın tepesinde -ki bu genelde dut ağacı olurdu-elinde yaşından büyük bir kitap, yaşından büyük diyorum çünkü 10 yaşından sonra çocuk kitapları okumayı bırakmıştı kendisi, arada bir ağzında beliren eğreti bir gülümseme ile bize bakar sonra gömülürdü satırların arasına. Neler okurdu, aklından ne geçerdi acaba? Ne düşünüyordu bizim hakkımızda? Hiç soramadım bunu kendisine fakat bir gün neden benimle ve arkadaşlarla vakit geçirmediğini sormuştum ona, gözlerime baktı, gözlerim yandı sandım, kırpıştırdım bir kaç kere, gözlerini bir an olsun benden çekmeden cevap verdi "her şey yok olmaya mecbur, yok olmayacak olanı arıyorum" ve ben ne demek istediğini soramadan o çoktan gitmişti karşımdan. Uzun zaman düşündüm bu konuyu fakat ben yok oluşlarla ilgilenmiyordum, canlılığı, kıpır kıpır atan kalbleri, güzel çiçek kokularını, yemyeşil kırları seviyordum, zihnimde üstünü örttüm derhal yokoluş beni de yakmadan.

O günün diğer pazarlardan pek bir farkı yok gibiydi, masaya oturup tatlı ve eğlenceli sohbetlerle yemeğe başlamıştık bile. İnci oturmadı bizimle, doğrusu bu ya pek de fark etmedik bunu, nerede olduğunu da o esnada düşünmüyorduk. Yemeğin ortasında İnci'nin yüksek sesle "kanalı değiştiriyorum şimdi" dediğini duyduk, o an birden derin bir sessizlik oldu, ne oluyor demeye kalmadan uyandım. Ne kadar gerçekçi bir rüyaydı diye söylendim kendime, yatakta doğrulmuş gözlerimi ovuştururken İnci'yi gördüm karşımda. Beni izliyor gibiydi, "Ne oluyor İnci tanrı aşkına, daha uyanamadım bile" diye söylendim biraz, omuzlarını silkip " Sen biraz kal burada, başka işlerim var " diyerek çıktı odadan. Kaç saat geçirdim orada hatırlayamıyorum, odada çok önemli işlerim varmış gibi, yemeği, içmeyi unutmuşum. Neydi ki o işlerim diye düşünerek dolandım oradan oraya. En sonunda kapıdan çıkmaya karar verdiğimde İnci'yi kapının önünde kollarını kavuşturmuş bana bakar gördüm. Ne yaptığını sordum, beni izlediğini söyledi, artık hepimize ekrandan bakıyormuş, kanalı istediği zaman değiştirebiliyormuş hatta çok yakında kontroller tamamen onda olabilirmiş. İnanamadım ve aşırı kızıp öfkelendim kendisine, ne yapmaya çalıştığını sordum, "hiç" dedi, sadece "hiç". Bu cevaba iyice tepem attı, tam elimi kaldırmışken kendimi mutfakta buldum. Ne zaman geldim hatırlamıyorum, bir şeyler atıştırmak için dolabı açtım , sonra birden duraksadım, yoksa bana bu kontrolüm dışındaki şeyleri yaptıran İnci miydi, inanılmaz korktuğumu hatırlıyorum, kontrollerin ona geçeceği ile ilgili dediklerini hatırladım. Mutfaktan kapıya doğru gidecekken kendimi tekrar buzdolabının önünde buldum.

Günlerim böyle ne zaman neyi yapacağımı bilemediğim ve kendi kendine yaptığım otomatik eylemlerle geçmeye başladı. İnci'nin bunda parmağı olduğuna adım gibi emindim. Zamanla bu kara büyülü oyunlarını da bıraktı, serbest kaldık hareketlerimizde fakat adım gibi eminim ki kardeşimin cismi burada olsa da artık başka bir boyutta gezinmekteydi, benim hayatımda ise onun soyut saçmalıklarına yer yoktu. Yaşamam lazımdı, görmem gerekenleri görmem, duymam gerekenleri duymam lazımdı. Şu an yaşadıklarımın ne gereksiz olduğunu düşünüp sadece 'hiç, hiç, hiç' diye haykırıp, pişman olsam da onu biraz olsun anlamaya çalışmadığım için, o zamanlar umut vardı içimde ufuk çizgisine bu ağır beden içinde ulaşabileceğime dair delice bir umut.

"Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor.
Bunca pislik arasında nasıl yaşayabiliyorum aklım almıyor."

Ve böylece başladı kardeşim bizden iyide iyiye kopmaya, bize tahammülü yok, kontrol etmekten de zevk almıyor ne zamandır, dünyaya tahammülü yok, maddeye tahammülü yok, garip bir şekilde derisi de artık bize benzemiyor, yer yer şeffaflaşan yerlerden çok kuvvetli bir ışık süzülüyor gibi hayret uyandırıcı bir şekilde parlıyor.

O gün geldi. Hepimizi topladı masanın başına önümüze samanyolunun takım yıldızlarını koydu. Sorar gözlerle baktık ona, "biliyorsunuz, görüyorsunuz halimi, maddeyi taşımakta zorlanıyorum, yıldız özüm fışkıracak yer arıyor ve ben maddenin ağırlığını taşıyabilen insanları gördükçe hayıflanıyorum, nasıl katlanabiliyorsunuz bilmiyorum fakat bana müsade; şimdi parmağımı koyduğum yere gideceğim ve hoşçakalından öte ne denir bilmiyorum" dedi ve parmağını nereye koyduğunu göremeden bir ışık huzmesinin gözümüzün önünde pencereden gökyüzüne yükseldi.

Hoşçakal İnci.

Esindaş
, ,

Mahkeme


Güneş yaramaz bir çocuk gibi, arada bir çıkarıyor başını saklandığı bulutlardan. bulutların rengi genelde koyu gri, yer yer pamuk beyazı. sadece burada bildim ben bu kadar güzel bulutu, renkten renge giren, şekilden şekile giren pofudukları. deniz hiç olmadığı kadar mavi ve ben nedense özellikle bu havalarda daha bir başka seviyorum denizi. havaya yaz kokusu sinmiş iyice, baharın renkli çiçekli kokuları yerine dikenli tozlu yaz kokusu. baharda açan o güzelim çiçeklerin yerini dikenlerin almasını garipsiyorum ve de üzülüyorum içten içe. yol kenarlarında adını sanını bilmediğim envai çeşit diken ve bol bol pisi pisi otu. Evlerin bahçelerinden sarkan kayısılar şeftaliler ağzımı sulandırıyor, bir kaç tane koparabilir miyim acaba diye düşünmeden edemiyorum, içimi çekip yoluma devam ediyorum denize doğru yokuş aşağı. Yaklaştıkça denizden esen tatlı bir esinti yüzümü saçlarımı nazikçe okşuyor, derin derin nefes alıyorum, ciğerlerime o tatlı bahar sonu yaz başı esintisini alabilmek adına. Karşıdan karşıya geçen minik bir kablumbağa durduruyor beni, ah çocukluğumun kurdela süslü kabukluları, ne severdim sizleri. Rahatsız etmemek adına hareket etmeden geçmesini bekliyorum, aheste aheste yürüyor, keşke konuşabilsek diyorum keşke, insan olmanın ne menem bir bela olduğunu anlatabilsem, bağışlarlar mıydı bizleri? Ben kendimi dahi bağışlayamıyorum. Geçti yumurcak sonunda, beni fark etmedi bile. Sağ tarafımda kocaman bir akasya ağacına selam veriyorum, sapsarı tüylü meyvelerine hayranım, ilk defa görüyorum bu kadar büyüğünü.

Denize yaklaştım iyice.

Kocaman bir mahkeme kurmuşlar gibi beynimin içine; annem, babam, dedem, ananem, babanem, öğretmenlerim, okul arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, işverenlerim, kardeşim, kırdığım kalpler, komşularım, teyzelerim, halalarım, dayılarım, kuzenlerim, yeğenlerim parmaklarıyla işaret ediyorlar beni. Suçlu bu sayın hakim suçlu. Bön bön bakıyorum suratlarına, binbir tane sese cevap vermeye çalışıyorum.

Geldim artık denize. Bir kaç metre yükseklikten aşağıya mavi düzlüğe bakıyorum, her esintiyle içime giren yaşama sevincine sıkı sıkı tutunmaya çalışıyorum. Nafile! Sesleri daha yüksek çıkıyor. "Ne olur" diyorum, "anlamıyorum, sizi bu ladar kıracak ne yapmış olabilirim?" Tükürükler çıkıyor ağızlarından hakaret ederken. Ağıza alınmayacak küfürler ediyorlar ve ben ne yapacağımı bilmiyorum.

Arada bir dalgalanıyor deniz, minik bir koy burası. karşıyı çok net olarak görebiliyorum. bir kaç damla düştü burnuma, yağmur yağmaya başladı. "Kimdi onlar hatırlıyor musun" diye soruyorum önümde beliren hayale, gülümseyemiyor bile, gamzelerini özledim. "Hani karı koca atlıyor ya denize korkusuzca, arkalarında minik bir kağıt parçası kalıyor, neden atlamışlardı". Gülümsüyor galiba hayalet, gördüm gamzelerini, çok özlemişim, "adam çok hastaymış, ölmek üzereymiş, atlamışlar denize onurlarını kaybetmemek adına". "Evet" diyorum, "tam olarak öyle bir şeylerdi ve mutlu son" Kayboluyor hayalet.

Beynimdeki mahkemede yargılanıp suçlu bulunmama çok az kaldı. Minik bir karınca gibi izliyorum onları, tükürüyorlar, tekmeliyorlar, ezmeye çalışıyorlar,

Diktim gözlerimi denize, hangisi doğru? Şu an baktığım mavilik mi, yoksa zihnimin karanlık rutubetli alanlarında saklanıp zor günlerimde açığa çıkıp bana tehditler savuran, sosyo kültürel zorbalıklar mı?

Denizin, yağmurun, bulutların ve o tatlı esinintinin gücünden midir bilmem ama Karınca tekmelendiği yerden ayağa kalkıyor ,devleşiyor birden bir kaplan gibi, ağzını kocaman açıyor, çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Öfkeli çok öfkeli kaplan, kaçmalarına izin vermiyor, yavaş yavaş yiyor hepsini, suları yerlere akıyor. Bir kaç dakika içinde yerde birikmiş sıvılar dışında onlardan hiç bir iz kalmıyor.

"Yağmur hızlandı iyice" diyorum, yeniden önümde beliren hayalete. " ve sanırım beni yargılayan mahkemeyi yerle bir etti kaplan", "artık benimle misin" diye soruyor ürkek bir gülümseme ile "evet seninim" diyorum.

Geri dönüş yolunda damarlarımda dolaşan şeyin artık insan kanı olmadığını biliyorum. İçimde yırtıcı ve korkusuz bir kaplan var, hissediyorum. İkimiz birlikte insandan da kaplandan da ve onların birleşiminden de daha güçlüyüz. Yeni bir türüz ve alt edilmeziz ve neyden korkacağımızı, ne yapacağımızı, ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi, ne giyeceğimizi sizler belirleyemeyeceksiniz. Esir aldıklarınızı da kurtaracağım.

Esaret çağı bitmiştir.

Esindaş
, ,

Fotoğraf


Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, bir taraftan korkuyorum diğer taraftan merak içindeyim. mevsim sonbahar olduğundan mahalle oldukça sessiz ve sakin, bu mevsimde terketmeye başlıyorlar insanlar yazlıklarını yavaş yavaş. En sevdiğim mevsim güz mevsimi, gökyüzü keskin ve göz alıcı bir mavi olmaz artık ve gözlerimi acıtamaz, şekilden şekile renkten renge giren bulutlar, orada burada,istediğiniz biçime girerek, ardından çıkıverecekmiş gibi duran bir mucizeyi saklar ya da en azından ben öyle hayal ederim. Kaldı ki mucizelere dair hayaller dahi yaşadığın toprakların tozundan suyundan etkileniyor. Hiç durmayın sorun insanlara, hayatta başınıza gelen en muhteşem şey nedir diye, alacağınız cevaplar; insanların hayal güçlerinin yaşadıkları hayatla doğru orantılı olarak ne derece kısıtlı olduğunu gözlerinizin önüne serecektir.

Bu sefer inatla çalmaya devam etti kapı elime telefonu aldım. 155 e bastım ve parmağım arama tuşunun hemen üstünde aşağı indim, inmemem gerekirdi belki de. Kapıya yaklaştım, bilmem hangi kuvvetin etkisiyle çevirdim anahtarı. kapı gıcırdayarak açıldı, hiç gıcırdadığını hatırlamazdım ve bir anlığına kendimi başka bir evde sandım, ne garip bir his, neyse ki uzum sürmedi. Kapıyı açtığımda gördüğüm karşısında daha da şaşırdım. Kaç yaşında olduğunu kestiremediğim, 4-5 yaşında diye tahmin ettiğim bir kız çocuğı kapının önünde gülümseyerek dikiliyordu. Elinde süslü püslü bir kutu vardı. Karanlık bir gecede ayışığı dahi yokken çocuk kocaman görünmez bir spot ışığı altında gibiydi. Işığın nereden geldiğine kafa yoramayacak kadar şaşkındım, gene de kendimi toparlayarak sordum:

-Nereden geldin böyle? Ne tarafta oturuyorsunuz? Annenin babanın haberi var mı bu saatte burada olduğundan?

Çocuk hala gülümsüyordu. Yüzünde ne kadar çok çil vardı öyle, kumral saçları iki örgü yapılmıştı ve üzerinde oldukça eski yıllara ait eski püskü bir tulum vardı. İçinde minicik çiçekleri olan pembe bluz bana eskilerden bir şeyi hatırlattı ama neyi? Bir şeyler söylemeye niyeti yok gibiydi. Kutuyu kapının önüne nazikçe bıraktı ve geri döndü, nereden geldiği belli olmayan ışık da onu takip eder gibiydi, bahçeden çıkınca gözden kaybettim. Kutu önümdeydi açıp açmama konusunda kararsızdım. Bu arada kuvvetli esen bir rüzgarla aniden üşüdüm, kutuyu da alıp içeri girdim. Miko delirmiş gibiydi, arkamda onu zar zor teskin etmişken şimdi kutu çok bariz olarak sinirini bozuyor gibiydi. Sakin olmasını söyledim, biraz hırlayıp söminenin önündeki yerine geri yattı. Yaşlı köpeğim, akıllı köpeğim benim.

Köpeğimi sakinleştirebilmeme rağmen, Ben de çok heyecanlıydım, kutuyu tutarken bir taraftan ellerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum. üzerindeki mavi kurdelayı yavaşça çözdüm. Kutunun üst kapağını kaldırdım, içinde çok çok eski yıllara ait bir fotograf vardı. Küçül bir çocuk pasparlak yemyeşil gözleri, musmutlu, güven ve huzur dolu, tatlı mı tatlı, saf mı saf gülümsemesi ile annesinin elini tutmuş, ötesini görüyormuşcasına doğdoğru kameranın lensine bakıyordu. Bu fotografa ilk baktığınızda Tanrı bu ailenin başına kötü bir şey getiremez derdiniz, hayır getirmemeliydi, hiçbir anne be çocuğun başına kötü bir şey gelmemeliydi. O çocuğu, şimdi çok iyi yerlerde güzel bir iş ve kendine layık bir eş ile çocuklarını severken hayal edebiliyordum, herkes gibi o güzel gözlü kız da onurlu insanca bir hayat sürmeliydi. Dikkatlice baktım fotografa, tekrar tekrar. Kutuyu bana getiren kızın ta kendisiydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gecenin dördü olmuştu, üşüyordum ve üstüne üstlük ölmüş olması çok muhtemel bir çocuk, kendisinin ve annesinin fotografını bir kutu içerisinde kapıma getiriyordu. Gözlerim kapanmaya başlamıştı, dogru düzgün düşünemediğimin farkındaydım. Uyumaya karar verdim.

Sabahın ilk ışıkları pencereye vurmaya başlamıştı bile. Ölü ve yılgın güneş. Kaç milyar yıldır oradaydı ve hala bu dünyada olan biten bu kadar kötülüğe rağmen nasıl ve neden ışıklarını göndermeye devam ediyordu? Çoktan patlayıp kara deliğe dönüşmesi gerekmez miydi? Yüreği nasıl dayanabiliyordu ısıttığı dünyanın üzerinde dökülen o kadar kana? Ben bile dayanamazken ve şimdi kimbilir neden ölmüş bir çocuk...

Neyse ki uyuyakalmışım. Kalktığımda saat öğledensonra ikiydi ve bombardıman gibi gürleyen gökgürültülerinden sonra inanılmaz bir yağmur başlamıştı. Yağmuru izlerken yavaş yavaş dün geceyi hatırladım ve çoktan ölmesi gereken güneşi.

Miko hala şöminenin önünde yatıyordu, kutu sehpanın üzerindeydi. Fotograf şöminenin üzerinde asılıydı. Oraya koymadığıma çok emindim, kutuya gittim, kapağını açtım, bir tane fotograf da oradaydı. Elimde birbirinin tıpatıp aynısı iki fotograf vardı. Anlam verebilmemin imkanı yoktu, olasılık dahilinde olan tek şey benim hala uyuyor olmamdı. Fakat uyanıktım hiç olmadığım kadar, hatta o kadar uyanıktım ki yağmur damlalarının tek tek düşüşlerini dahi hissedebiliyordum, cama vururkenki seslerini çok net duyuyordum, camda birleşerek minik nehirler oluşturmalarını, sokakta bir köpeğin kuyruğunu kıstırarak yağmurdan sığınacak bir yer aramasını, çevremde anlık olarak olup biten her şeyin büyük bir farkındalıkla görüyordum.

Bir diğer olasılık daha vardı elbet. Aynaya baktım ve korkuyla geri fırladım. Aynadaki ben miydim? Yüzümün yarısı yanıktı, bembeyaz saçlarım omuzlarıma iniyordu. Kırış kırış olmuş yüzümde yılların hezimetini gördüm, gözlerime baktım sönük yeşil gözlerime ve sonra herşeyi hatırladım o minik kız çocuğunu, yaşama sevincini, büyük hayallerini, insanlara olan güvenini, sevgiye olan inancını, dünyanın yeşil, kalplerin temiz, dimağların açık, vicdanların ana sütü kadar beyaz olacağına dair olan o sapmaz ve kaymaz güvenine.

Bendim o bendim. O körpe, temiz dimağın, o naif saf gülümsemenin sahibi bendim. Beni ezip geçen ve böyle yaralı, böyle tek başına bir dağ evine atan, hiç durmadan dönen çarkların gözü açık esiri ve sevgili tanrının yanlış gezegene atıverdiği zavallı kız çocuğunun dramı bir film şeridi gibi akıyor yağmur damlalarının çizdiği yolların arasında bir yerlerde.

Yüzümü kimin yaktığını hatırladım, tüm o insanımsıların yaptıklarını bir bir, tek tek hatırladım. Yağmur şiddetlendi ve ben en az onun kadar çok gözyaşı döktüm, tüm dünyayı gözyaşlarımla temizleyebilir miydim? o kadar çok gözyaşı var ki buharlaşıp acılaşarak bize geri yağan, ben de o gözyaşlarının sahiplerinden biriyim, başınıza, size gerçeği, ne kadar kötü, bencil, gaddar olabileceğinizi göstermek için yağacağım. Başıma ne geldiğinin önemi yok, anlatmam size. Biliyorum yağmur dinecek ve ben gene kendimi ve o küçük kızı unutacağım ta ki gömülmüş olan gecenin bir yarısı kapımı geri çalıp sabahına yağmurla sizin başınıza yağana dek.

Hoşçakalın, yağmurlarda görüşmek üzere...

Esindaş
, ,

Elmalar ve Kadın


Arabanın altına doğru eğilmeye çalıştım, elim kolum alışveriş poşetleriyle dolu olduğundan oldukça zorlandım, büyük ihtimalle bir kediydi gördüğüm fakat garip gölgeden kuşkulandım. Tam ben eğildiğim anda koskocaman bir yılan, üzerime atlayacakmış gibi hızla kıvrıla kıvrıla geçti önümden, dengemi kaybettim, poşetlerdeki meyve ve sebzeler yerlere saçıldı, yere düştüm. Özellikle elmalar her tarafa dağılmıştı, düştüğüm yerde onları toplamaya çalıştım. Günün tenha bir saatiydi ve hava oldukça kapalı olduğundan pek insan yoktu çevrede. Kollarımdan destek alarak kalktım, üstümü başımı çırptım. Bu mevsimde yılan görmek garibime gitse de, son günlerde yaşadıklarımdan ötürü dışımda gelişen olaylara karşı ciddi bir umursamazlık içindeydim.

Öteye beriye saçılan mutfak malzemelerini toparlayarak poşetlere geri koydum, elmalardan bir iki tanesi tam ortadan ikiye yarılmış gibiydi, değişik bir manzaraydı fakat kafam dolu, ilgilenmedim, yerden alarak çöp kutusuna attım. Arkadaki ağaçlardan garip hışırtılar geliyordu, güneş çoktan batmış olmalıydı ki hava iyiden iyiye kararmıştı. Uzaklarda bir yerlerde gökyüzü büyük bir gürültüyle aydınlandı. Değişik kokular geliyordu burnuma, yağmur kokusu, toprak kokusu, kırılan kalbimin kokusu.

Poşetleri arabaya yerleştirip çalıştırdım arabayı. Tüm kokulara egsoz kokusı da eklendi, kalbimin kokusunu daha yoğun almaya başladım, toprak kalpten üstünmüş diye geçirdim içimden nedensiz. Kaldı ki şu sıralar her şey nedensiz geliyor gözüme, durup dururken bir mektupla terkedilişim nedensiz, tanrının unuttuğu yerden ev satın almak nedensiz, tek başıma kalmak nedensiz, kafamdaki ağrı nedensiz, kollarımdaki halsizlik, zihnimdeki melodi nedensiz ve varlığım tamamen nedensiz ve belki de saydıklarım arasında en nedensiz olan şey 'varlık'. Acının insana değişik bir bakış açısı verdiği doğruymuş, şu an baktığım yerden durum oldukça vahim görünüyor ve canlılık denen zorbalığın eline esir düşmüş gibiyim.

Ormanlık yoldan geçiyorum şimdi, nedense yol kenarındaki lambalar yanmıyor, uzunları yakıyorum, bir iki damla yağmur yağmaya başladı bile, silecekleri çalıştırdım, yağmur bir kaç saniye içerisinde sağanağa dönüştü, eve beş dakikalık yolum var, doğrusu bu ya hava durumu ile de ilgilenemiyorum çok, derin bir umursamazlık hali. Etraf kapkaranlık elektrikle kesilmiş olmalı diye düşünüyorum, eve vardığımda yağmur da şiddetini azaltmış oluyor, hızla taşıyorum poşetleri, lambaya basıyorum çalışmıyor, neyse ki oraya buraya bir çok mum koymuştum, telefonun ışığı ile teker teker yakıyorum onları. Kediler karşılamaya gelmedi bugün, uyuyor olmalılar. Onların umursamazlığı çok daha tatlı ve yakışıyor, benimkisi ise kaba saba ve özünde tam bir numara. İçten içe yanan ve sorgulayan büyük ateş derin ve naif bir umursamazlığa asla izin vermez. Kof ve sıradan, ben insan değilim demekle olmuyor.

Elektrik geliyor, gözlerim yadırgıyor, hala alışamadım bu eve. Duvarlar rutubetten, nemden ve küften yer yer solmuş yırtılmış ve yıpranmış elma desenli duvar kağıdı ile kaplı. Salon, mutfak, yatak odası, tüm odalarda aynı elmalar. Banyonun fayansları elma şeklinde, görüp göreceğim en garip fayanslar bunlar. Doğrusu param ancak bu eve yetti ve uzun bir zaman bu elmalara tahammül etmek zorunda kalacağım. Sürtünerek geldiler kediler, gözleri mahmur bakıyor, kaç saattir uyuyorlardı kimbilir.

Poşetleri yerleştirmeye başladım. Son poşete geldiğimde duraksadım, elmalar oradaydı ve poşet garip bir şekilde hareket eder gibiydi, göz yanılması da olabilirdi tabi ve ben gene umursamadım ve açıp ağzını içine baktım, elmaların arasında sürüngen gözleri ile bana bakıyordu sinsi sinsi, fırlayıp kaçtı ve karşı duvara tırmandı. En az beş metre olmalıydı, az evvelki yılanın ta kendisiydi. Poşetteki elmalar kurt kaynıyordu, iğrenerek ağzını geri kapattım, kedilerim çoktan ortadan toz olmuşlardı, onlar için dertlenmemek gerektiğini biliyordum, saklanabilecekleri yerleri çoktu kaldı ki yılanın derdi benimleydi Orada duvarın üstünde -ki yatay nasıl durabildiğini aklım almıyor- bana bakıyor sarımtırak yeşil gözleriyle, ben de ona baktım. Hatta kendime kahve yapabilmek için su bile kaynattım bu arada. Bana orada öylece bakarak kendisini umursayabileceğimi düşünüyor mu gerçekten, kırık kalp kokusuna yılan kokusu eklendi ve hala bir toprak kadar baskın değil.

Kahvemi yaptım ve karşısına geçtim, yılanın bakışlarında bir yumuşama mı var ne? Neredeyse konuşacak benimle, ben ise onu öldürmenin yollarını düşünüyorum, hemen yanımdaki kilerden küreği çıkararak üç eşit bölmeye ayırabilirim kendisini, sonrasında da kafasını ezerim ya da üzerine fare ilacı püskürtebilirim ya da ellerimle boğarım, ona da varım çünkü binlerce onbinlerce ve belki de yüzbinlerce yılın kini var içimde, çoplak elle boğmak anca söker atar içimdeki nefreti.

Sorsa mıydım, neden bir kadının aklına girdiğini? Kadınlara olan öcü nereden geliyordu? Neden ilk erkeğin aklına girmemişti ve böylece saçlarından tutulup yerlerde sürünen, sadece çocuk doğurması ve kocasına bakması beklenen, çoğu zaman sadece etten ibaret olduğu düşünülen, çocuk doğurmadığı veyahut da doğurmayı tercih etmediği zaman aşağılanan, vurulan, tekme atılan, cadı diye asılan, aşık diye asılan, seviyor diye asılan, düşündü ve konuştu diye asılan, hakkını aradı diye asılan tüm o kadınlar yerine erkekler olmamıştı? İnsanların tanrıya ulaşmasını sağlayacak ve belki de onları birleştirecek babil kulesi bile bir kadın, bir fahişe. Sorsa mıydım bunları, yoksa öldürse miydim? Umursamazlığımın altındaki öfke fokurduyor hissediyorum, biliyorum, kırık kalbin kokusunun yerini yoğun bir öfke kokusu aldı ve bu hepsini bastırır, korkuyu da acıyı da.

Anladı, büzüştü olduğu yerden, korkmadığımı anladı sinsi bakışlı yaratık, onu gördüğümü ve tanıdığımı da anladı hain. Gözlerimi kaçırmayacağım senden, kandır hadi, dene tekrardan, sun bana sunacaklarını. Küçülmeye devam etti, kendi kendini yemeye başladı sürüngen, elmalar kayboluyor duvardan, alttan gökkuşağının renkleri çıkıyor, alacalı, bulacalı renkler birbirinin içine girmiş, koku değişiyor artık, huzırun kokusu geliyor burnuma, dünyanın en nefis çiçeklerinin kokusu, çok yoğun ve bir o kadar da ferahlatıcı.

Sabah oldu, güneş girdi içeri, karanlıkta yetişen ne varsa öldürdü, rutubet ve nem kokusu çıktı evden. İnsanlık değişti mi bilmem, kadınlar artık daha özgür mü bilmem ama ben değiştim.

Esindaş