8 Aralık 2018 Cumartesi

,

Böğürtlenler


Hayatın ne zaman nereden vuracağını hiçbir zaman bilemezsiniz, işte size en bariz ve tek gerçek eğer ki bir şeylere tutunacaksanız, öngörülemezliğine tutunun, bilinmezliğe tutunun. şimdiye kadar çoktan görmüş ve şu an görüyor olduğunuz size, görecek olduğunuza dair ne bir ipucu sunuyor ne de bir adım yaklaşabiliyorsunuz ona.

-Böğürtlenleri çok severim E. abla. En sevdiğim meyve neredeyse, bir de sulu ve kıpkırmızı kirazları çok severim. Dut da var elbet, şeker gibi tatlı olanları, kırmızı, beyaz fark etmez ama işte E. abla dedim ya, böğürtlenler en sevdiğim. Belki yeterince toplarsak annem pasta yapar bize öyle değil mi? Hani çok güzel kremalı pasta yapıyor ya ondan, en üstüne çikolatalı sosundan döktüğünde biz de teker teker koyarız topladığımız böğürtlenlerden. Hadi anlaşalım yemeyelim daha, olmaz mı?

Böğürtlen mevsimindeyiz ve yılın en sevdiğim zamanındayız, hava kapalı ve serin. Böğürtlenleri 29 eylülden önce toplamamız gerektiğine dair batıl bir inançla eylülün ortasında başladık toplamaya. Topladığımız kadarını toplayacağız şu iki hafta şeytanlar tükürene kadar üzerlerine. Teker teker, dünyanın en narin şeyiymişcesine nazikçe koparıyoruz. Hemen yanıbaşımızda minicik bir dere var ve tanıdığım herkeslerden daha yaşlı ve bilgin zeytin ağaçları insanlığın tarihini yazmaya devam ediyorlar. Eylülün başından beri yağan yağmurlarla bütün yaz kuru olan dere akıyor bugünlerde. Böğürtlen çalıları kuşburnu çalıları ile karışmış durumda. Biraz zorlansak da hoşumuza gidiyor, minicik sulu mor meyvelerini koparmak. Yeteri kadar kopardığımızda çimenlerin üzerine yanımızda getirdiğimiz örtüyü seriyoruz, sepettekileri koyuyoruz üzerine, mükellef şeyler gözümüzde; termos içinde çay, sütlü simitler, peynir, siyah zeytin, bal, chery ve cevizler. Sevgiyle bakıyorum Ay'a, kardeşime, ne kadar mutlu diye geçiriyorum içimden, bir yandan da telaşlıyım, yağmur yağacak gibi, ıslanır üşütürse kendimi hiç affetmem, kalın giydirdim gerçi, ayacıklarında botlar, üstünde yağmurluğu da var. Ne kadar mutlu Tanrım, izin ver. Bana bakıyor Ay, endişelerim yüzüme yansımış olmalı, soru sorar gibi dikti iri kapkara gözlerini, uzun kirpiklerini kırpıştırarak konuşuyor şimdi:

-E. abla hadi ama bozma ki neşemizi, tatlı tatlı oturuyoruz mükellef bir sofrada ağaçların altında. Geçen bir rüya gördüm, tıpkı burası gibi bir yerde tıpkı böyle bir piknik yapıyorduk, her şey çok güzeldi, ikimiz de çok mutluyduk. Bir kuş kondu soframıza, değişik rengarenk bir kuştu, gagası turuncu, tüyleri gökkuşağı gibi, yedi getirdiklerimizi, arkadaşlarını da çağırdı, üşüştüler başımıza sofrada ne var ne yok her şeyi tükettiler. Ben hiç korkmadım E. abla, çok sevdim o kuşları. Doyduklarında gökyüzüne doğru bir zincir oluşturdular ve sarı, mor, yeşil, turuncu, kırmızı, mavi merdiven basamaklarına dönüştüler ve ben içime dolan değişik bir sevinçle ya da ne bileyim bir çeşit aydınlanma ile çıktım o merdivenlere, sen aşağıda kaldın, ben çıktıkça sımsıkı tuttuğun elim ayrıldı senden, çıkmaya çalıştın fakat bir şeyler seni geri tuttu, kaldın aşağıda, ben yükseldikçe yükseldim. Neden gözlerin doldu abla? Çok çok güzel bir rüyaydı, kederlere gömülecek bir şey yok ki bunda. Fakat neyse neyse, ne düşündüm biliyor musun? Pastanın kremasını ben yapayım bu sefer ne dersin? Değişik bir tarif deneyeceğim. Bayılacaksınız biliyorum.

Daha fazla ağlamadan sildim gözlerimi. Bu sevimli çocuk böyle yapıyordu işte insanı, şaşkın, ağlak ve hüzünlü. Sanki asırlardır yaşamış bir zeytin ağacı gibi her şeyi biliyordu ve gene o zeytin ağacı gibi gövdesi kalbini taşıyamıyordu. Bu kadar sevgi dolu bir insan için insan bedeni ne derece acı verebilir onda görüyordum. Çok cılızdı Ay, çok çabuk hastalanır, yataklara düşerdi."Hiç halim yok Abla" derdi, "parmaklarımı kıpırdatamıyorum ama her şey çok güzel biliyor musun, halsizlikten bedenimi daha fazla hissetmediğimde, çok mutlu oluyorum, karanlıklardan sıyrılıyormuş gibi, göklere , yükseliyormuş gibi oluyorum". Aramızda çok kalamayacağını bir şekilde biliyordum, topraktan olmamalıydı o, uçuşan bir madde olmalıydı onun bedeni, toprak ağır, toprak bozar, toprak çürütür, onun kadar saf, büyük ve koca bir kalbi toprak taşıyamaz.

Yağmur birden bastırdı, sofrayı nasıl hızla topladım anlatamam. Minik cılız bedeni kucakladım Ay'ın, göğsüme bastırdım, üzerimdeki naylon yağmurlukla başını örttüm, koşturdum, 10 dakikalık yol 1 saat sürdü neredeyse, Yağmur yağdıkça ben ağlıyordum, içimde çok kötü bir his vardı, daralıyordum, hayır diyordum benim yüzümden olmamalı, koşuyordum ve ağlıyordum, çok mu geç yoksa?

Eve vardım, hemen çıkardım üstündekileri Ay'ın, şömineyi yaktım, üzerine bi havlu vererek oturttum onu. Annem bir odaya kapatmış kendini, çıkmadı bile, aklı başında değil ne zamandır fakat Ay'dan sakladım bunu, içten içe bunu biliyor ufaklık gene de annesini bir şeyler yaparken hayal etmekten hiç alıkoyamıyor kendisi, her şeyi ben yapıyorum ona. O çok sevdiği pastaları da kremaları da. Ay benim her şeyim, nasıl anlatsam bilmiyorum fakat hayatım onunkine bağlıymışcasına düşkünüm ona ve sırf bu yüzden kendime bir hayat kuramadım ve böylece annem rahat bir şekilde delirebildi sorumsuzca.

Titremesi geçti gibi fakat o kadar korkuyorum ki, rüyası da çok korkuttu beni. Bu yağmurdan dolayı bir şey olursa affedemem kendimi.

Şöminenin karşısında yanına doğru düştü Ay, kucakladım onu, yatağına taşıdım, alevler içinde yanıyordu. Yatağın başucunda elini tuttum Ay'ın, gitme Ay, gitme, yalvarırım gitme. elini sımsıkı tutarsam gidişini engelleyebilecekmişim gibi daha sıkı, sımsıkı tuttum onu. Açtı bir ara gözlerini, gülümsemeye çalıştı; "kuşlar abla, kuşlar, daha fazla duramam, çok ağır, taşıyamam bedenimi, kanat takıyorlar bana, uçacağız beraber." İki tane gölge belirdi Ay'ın omuzlarında, iki koca kanat, uçacak Ay'ım biliyorum, ya ben ne yaparım bilmiyorum. "İzin ver abla ve sakın üzülme" dedi Ay son kez ve kucağımda verdi son nefesini. Binbir tane gölge doldu eve, kanat çırpan gölgeler ve taşıdılar ayı.

Başka bir gezegenin ona ihtiyacı var biliyorum öyle bir koca yürek bu dünyaya fazla gelir. Barındırmazlardı onu, sevgiyi, nazikliği, kırılganlığı.

Böğürtlenleri çok severdi kardeşim beni ve zeytin ağaçlarını da, pasta kremasını da, bu dünyada görüp göreceği de onlar oldu.

Esindaş
, , , ,

Ben ve Yine Ben


"Sıradan ve çok mutlu bir hayatım olabilirdi ama o zaman hikayem olmazdı, tohumu unutma, oraya girdiğinde sadece izleyene dönüşeceksin" demişti G. teyze, her şeyi bırakmadan bir kaç gün önce, bunu bir tek bana söyledi, bize misafirliğe geldiği bir gün, yalnız bulduğunda beni, önemsemeyip garipliğine yormuştum. Bu lafın ne demek olduğunu şu yaşımda yeni yeni idrak edebiliyorum. Huzuru bulduğunuz yerin bir kaç ay sonra seraptan öte bir şey olmadığını anladığınızda ya da o peşinden çok koştuğunuz mutluluğun bir yansıma olduğunu çok geçmeden öğrendiğinizde eninde sonunda kafanızdakilerle yüzleşmek zorunda olduğunuzu fark ediyorsunuz, mutluluğun ve huzurun zihninizin hangi kıvrımında ikamet ettiğini bulabilmek için çıktığınız yolda, artist olmadan geri dönebilmek neredeyse imkansız ve tüm karanlığınızı, korkularınızı, minik sevinçlerinizi, yüreğinizi yaptığınız şeye akıttığınızda ortaya çıkan eser gözünüze sizden bir şeymiş gibi gelmez çoğu zaman ya da daha doğrusu kendinizi ürettiğiniz şeyde bulamazsınız, tıpkı çocuklarınızın sizden çok farklı bireylere dönüşmesi gibi, yapıp ettikleriniz sizin çok az bir yüzdesini yansıtabilir ancak.

G. teyzede bizi çok korkutan bir şey vardı, sanki sinirine hakim olamayıp ortalığı her an velveleye verecekmiş gibi gergin bir yüz ifadesi olurdu, yerini de hiçbir zaman sükunete bırakmazdı o ifade. Saçları her daim kısa ve kıvırcıktı, kıyafetleri aşırı süslüydü ve makyajını eksik etmezdi. Evi derseniz, benim için bir saraydı. Eviyle ilgili aklımda kalan en önemli detaylardan biri vitray camlarıydı. Evin içi rengarenk ve desenli camlardan giren güneş ışığı ile neredeyse büyülü bir atmosfere bürünüyordu. Masal diyarlarındaki renk tonları gibi geçişken ve gölgeli, eşyaların renkleri alacakaranlıkta kalan bir gökkuşağı misali kırılganmışlarcasına gerçek dışı gözükürlerdi. Evin içiyse kendi hamarat elleriyle yaptığı el işi süslemeler, makrameler, danteller, örgü oyuncaklar, rengarenk kumaşlardan örtülerle bezeliydi ve nereye baksam hayal gücümü çalıştıracak bir kaç obje çarpardı gözüme. Garip bir mizacı vardı G. teyzenin ve gülümsemesinin altında dahi acı bir şeyler görürdünüz. Ondan ürksek de bayramlarda ziyaret etmeyi hiç ihmal etmezdik çünkü inanılmaz yaratıcı hediyeleriyle bizi şaşırtmasını iyi bilirdi. Bir keresinde hiç unutmam, minik renkli ve allı pullu torbalar koymuştu uzattığımız minik avuçlara. Her ne kadar içini açtığımızda hayal kırıklığına uğramış olsak da dünyanın en muhteşem hediyesini almış kadar sevinmiştik o bez torbalara. İçinde minik tohumlar vardı, ne tohumları olduklarıyla zerre kadar ilgilenmedik ne de olsa ne yenilebilirlerdi ne de yenebilen bir şeyleri satın alabilirdik onlarla. Torbalara ilgimiz geçince bir köşeye atıverdik.

G. teyzenin en az en kendisi kadar garipti kocası. Üç dört senede bir boşanırlardı ve tekrar evlenirlerdi, dönem dönem duyardık biz de büyüklerden gene boşanmışlar gene evlenmişler derlerdi zaten bir zaman sonra haber değeri bile kalmadı Bir gün mahalleyi terk edip gitti G. teyze, kimsenin nereye gittiğinden ve neden gittiğinden haberi yok. Endişeli komşular uzun zaman soruşturdu, bilindik bir kaç akrabaya danışıldı fakat tek bir haber alamadık ondan, çocuktuk ve unuttuk çok değil bir kaç ay sonra ki zaten baktığınızda çocuklara çok yakın olabilen bir karakter de değildi, zor olmadı unutmamız.

Aradan 50 yıl geçti ve ne zamandır benim aklımdan çıkmıyor, hikayesi neydi G. teyzenin? Bütün o yaratıcılığının altında ne yatıyordu? Hangi fırtınalar nerelere savuruyordu onu ve aklını? Kendi fırtınalarım arasında onu düşünmem de garip geliyordu bana. Gene böyle bir girdaptaymışcasına düşünceler arasında gidip gelirken aklıma tohumlar geldi. Onları bulabilmek adına saatlerce aradım evi, altını üstüne getirdim, bakılmadık dolap köşesi, açılmadık çekmece bırakmadım. En sonunda içinde ne olduğunu dahi bilmediğim bir çekmecenin içinde buldum bez torbayı. Hiç yıpranmamış gibiydi ne pulları ne de üzerindeki minik cam boncukları, rengi de solmamıştı, dikkatlice açtım, tohumlar oradaydı, çürüme alameti de yoktu, dikkatlice çıkarttım onları ve büyük bir özenle balkondaki boş saksılardan birine diktim.

Haftalar boyunca ilgilendim saksıyla. En sonunda 5. hafta sonunda minik bir filiz belirdi, nedensiz bir sevinç kapladı içimi, sanki tüm hayatım ona bağlıymışcasına bağlandım o küçücük canlıya. Her gün bir yaprak, bir yaprak daha, çok hızlı büyüyordu, büyük ihtimalle bir sarmaşıktı. Balkonda durmasına gönlüm razı olmadı ve onu yukarı kattaki bol güneş ışığı alan odalardan birine aldım. Büyüdükçe onu tanıdığım herhangi bir bitkiye benzetemedim, belki de tropik bir bitkiydi, yaprakları çok genişti, çiçekleri kıpkırmızı içi sıvıyla dolu kalpler gibiydi. Bir ay kadar sonra, yapraklar yok oldu ve kalpler o kadar büyüdü ki, odanın yarısını kaplamışlardı sanki. Haftalar sonra kalpler birbirlerine değip birleşmeye başladılar tek bir kalp kalana kadar birbirlerinin içine girdiler. Şimdi odada tüm odayı kaplayan tek bir kalp var ve ben onu izlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Gözlerimin önünde kalbin içinden bir merdiven aşağı doğru sarkıyor ve bir kapı açılıyor. İçeriden gelen ışık huzmelerinin parlaklığı gözlerimi acıtıyor gene de merdivenlere yöneliyorum büyülenmiş gibi, ışığın kuvveti daha da çok artıyor, kollarımla gözlerimi kapatıyorum, kapının önündeyim şimdi,içeriye girmeme tek bir adım kaldı. Korkuyla karışık heyecan, tedirginlikle karışık merak, garip bir sevinçle karışık ürkeklik gibi zıt duygular yakıyor zihnimi fakat durmuyorum ve atıyorum o adımı.

Büyük devasa bir koltuğun üzerine oturmuş, üzerinde çeşitli görüntüler geçip giden büyük ekran bir tv ekranına bakan kadını görüyorum arkadan, önüne geçiyorum, kafasını kaldırıp bana bakmak zorunda kalıyor, sanırım o kadın benim, aynaya bakmış gibi hissediyorum bir an. Neyi izlediğini soruyorum "hayatımızı" diyor, ekranda yaşantımın kamera kaydı var, her anının. "Gel yanıma otur" diyor ve yanında bir koltuk beliriyor, oturuyorum. Kendimizi izliyoruz, tamamen bir yabancıymışcasına; tecrübeler, pişmanlıklar, acılar, kalp kırıklıkları, üzmeler, üzülmeler, ağlamalar, gülmeler, seçimler, doğru kararlar, yanlış kararlar. İzlerken ben ben olmaktan çıkıyorum ve hızla uzaklaşıyor geçmişim ve geçmişimin yarattığı karakter benden. Kim olduğumu bilmiyorum. Karakterim ve ben dediğim her şey yaşadıklarıma verdiğim tepkilerin bütünü ve bir zaman sonra beni gerçeğe karşı kör ve sağır eden bir duvar oluşmuş tepkisel olarak ördüğüm sinir ağlarından, bunu anlıyorum ve baraj yıkılıyor. Hikayemi anlatamam çok derin ve çok acı ama ben artık onun içinde yaşamıyorum sadece izliyorum, hayat hoş bir seda.

Esindaş
, ,

Keşke Gerçekten de Tanrı Olsaydı Budala!


Kapıyı çaldım, son bir saattir önünde dikildiğim ve aralıklarla çaldığım kapıyı. İçeride olduğundan eminim, öğrenmek istediğim tek bir şey var, cevabını alacak ve gideceğim. Kapının altına 4. notumu attım, üzerine "eğer şimdi kapıyı açıp, soruma cevap verirsen, seni sonsuza kadar rahat bırakacağım" yazdığım. Kapı hala açılmıyor. Sokaktan gelip geçen bir kaç insan garip garip bakıyorlar bana, hayır, gariplik bende değil, kapıyı açmayanda. Bacaklarım yorgunluktan ağrıyor, kaldırıma oturuveriyorum. Üstüm başım toza bulanmış, oysa ki süslenmiştim bir güzel, en güzel eteğimi, en güzel bluzumu giymiştim, ayaklarımda ise converseler, zıt görüntüleri severim, fakat galiba en çok olmayacak duaya amin demeyi severim, kahrolası karakterim, bir de çok inatçıyımdır söylemesi ayıp. Bahçe duvarından atlamak geçti içimden fakat gözüm yemedi, o kadarı da artık garip olmaz mıydı? Haneye tecavüz gibi bir şey. Pislik,pislik, pislik diye geçirdim içimden. Gözüm file çoraplarıma kaydı, dayanmaları imkansız, çoraplarıma üzüldüm birden., bizdeki marjinallik file çorabın izin verdiği yere kadar. Yeni yaptırdığım manikür de tırnaklarımı bu hızla yemeye devam edersem daha karşısına çıkmadan bozulacaklardı. Bu arada kaçık çorabı ve bozulmuş ojeyi hiç sevmem fakat kahve severim, bir espresso olmasa da amerikano severim, filtre kahve de severim, sekersiz ve sütsüz olacak elbette, bu da marjinalliğimin başka bir göstergesi olsa gerek. Bir yerlede acı kahve içenlerin psikopat olma eğilimi gösterdiklerini okumuştum, hiç yakıştıramam öyle şeyleri kendime ve kaldı ki anonim bir karakterim şu anda burada, yoksa bu derece manyakça bir şeyi kendi adım ve soyadımla yapmam mümkün mü? Tövbe, tövbe.

Hayır, elbette psikopat değilim, sadece ve sadece meraklı bir insanım ve her zaman karşımdaki insana "neden" diye sorduğumda, ondan cevabını almak isterim, kaçamaz benden. Bu arada bariz kahvesizlik belirtileri gösteriyor gibiyim, bir kahve olsa da içsem, memleketimin her tarafı çay, nereden bulacağım kahveyi. Kalkıp biraz dolandım sokak aralarında, arka sokakta minik bir turistik cafe buldum,kahveyi paketletip geri döndüm malum kapının önüne. Saatee baktım, tam beş saat olmuş şuraya geleli. Çantamdan cep kitabımı çıkardım, "Budala". Hayır hayır kitabın adı o, ben kesinlikle budala değilim, özel olarak bu kitabı okuyor da değilim, denk geldi diyelim.

'ah! emin olun ki kristof kolomb, amerikayı bulduğu zaman değil, fakat bulmak üzere olduğu zaman daha mutluydu.

inanın ki, mutluluğun en hararetli dakikası belki, yeni dünya'yı keşfetmeden üç gün önce, bütün tayfaların ümitsizlik içinde ayaklanarak, avrupaya tekrar dönmek istediği zamandı.

asıl önemli olan şey hayattır.yalnız hayat!

bu sonu gelmeyen bir arama, hayatın sonsuzluğudur. yoksa onun bulunması değil!'

Bu ne demek ki şimdi? Ruhumu anlamaktan ne kadar uzaksın Dostoyevski! Benim için tek önemli olan cevabı duymak, ona kalsa önemli olanın benim kapı önünde beklememmiş. Yalan! Şurada bitap şekilde oturmamın, bu rezil rüsvalığımın, kaçık çoraplarımın ve de yenmiş ojelerimin neresinde mutluluk var?

Yaşlanıyorum burada galiba, gün batımına bir kaç saat kaldı. Küçükken gün batımının peşinde çok koşardım, battığı yeri yakalamak için, batarken yakalarsam eğer, doğarken benimle doğar diye saçma sapan bir düşünce saplanmıştı minik beynime. Yakalayamadım tabi ve hiç doğamadım.

Beşinci notumu yazıp kapının altına attım; "Neden, neden, neden? Neden varım, neden varsın, neden varız ve sen hem var olup hem yok nasıl olabiliyorsun?Eğer varsan neden terkettin?" Doğrusu bu ya, pek de umudum yok, ama dediğim gibi, marjinal bir inatçıyım ben ve hakikati öğrenene değin tüm yalanların üzerinden yakarak geçeceğim.

Çıktı sonunda kapıdan, yüzünü görünce kalbim patlayacak sanırken, yüzüne bir kahkaha patlatıvermişim. Aptal aptal baktı suratıma, yılışık bir sırtlan sırıtması vardı yüzünde. Galiba cevap verecekti, aman tanrım evet cevap verecekti, anlatacaktı bana, elini uzattı. Elimi uzattım uzattığı ele, ve onu öyle bir güçle fırlattım ki yukarıya doğru, gökyüzünde küçük bir noktaya dönüşene kadar büyük bir hızla uçtu, kayboldu, doğrusu bu ya olması gereken yere gönderdim onu ve hiç de pişman değilim, sonrasında çırparak temizledim ellerimi ve en sevdiğim eteğime sürdüm. O evden çıkınca evin içinde onunla yaşayan tüm yalanlar ve dolanlar, düzenbazlıklar, sömürü düzeni içindeki ahmaklar, kendisinin yarattığı şeyin tacirleri, yalanın devam edeceğini sanan yılanlar ve türlü türlü sürüngenler de hızla ayrıldılar oradan, kendilerine daha büyük bir "yalan" bulmak adına.

Evi böylelikle boşalttım, kendi evimi, bir daha bir düzenbazı içeriye almam mümkün değil, nerede olsa tanırım onu ve onları. Her şeyin yalan olduğunu anlamak için suratına bir kez bakmak yetti, eliniz kolunuz yalan söylese de gözler söyleyemez asla bu da tanrının bir hikmeti olsa gerek.Sorumun cevabını alamayacağımı anladığımda, bunca yıldır teslim ettiğim hakimiyetimi de geri aldım böylelikle ve siz buna bir nevi "özgürlük" de diyebilirsiniz.

"kendisinin tanrı olduğunu söyledi
'iyi ki geldin, dostum', diye haykırdım,
'ölümümden önce seninle görüşmeyi
hep ummuştum'.

öldürdüm o'nu ve attım
cesedini bir havuza.
- ama keşke gerçekten de
tanrı olsaydı o budala!"

Esindaş
,

Yangın


-Bu dünyada yolunda gitmeyen bir şeyler var, hissediyorum, kokusunu alıyorum, akortsuz çığlıklar acıtıyor kulaklarımı. Yerin dibinden ve gökten korkunç bağırışmalar duyuyorum, çarkların altında ezilen milyarlarca yaratık, fiziken ve kalben eziyet çekiyorlar. Her "daha fazla dayanamayacağız artık" dediklerinde onlardan üreyen milyonlarcası sırada bekliyor, değişen bir şey yok. Hiçbir şey daha iyi olmayacak biliyorum fakat anlatamıyorum, biliyorum duyamayacaklar. Ezilmiş yığınlar her biri birbirinin üstüne, arada kollar, bacaklar çıkıyor. Tüm yaratılış et yığını olma çabası gözümde.

Annemi sessizce dinledim. Bu hallerine alışmış olmam gerekirdi şimdiye kadar, ama her seferinde tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyorum. 40 yaşındayım, 40 ve bu yaşıma kadar öğrendiğim yegane şey; hiçbir şey beni şaşırtamaz artık dediğimde hayatın karşıma beni şaşırtacak yeni yeni şeylerle çıkıyor olması. Annemim durumu daha da ağırlaşamaz artık demiştim, daha kötüsü olamaz ama gözümün önünde gün geçtikçe kötüleşiyor.

Ben beş yaşımdan beri böyle annem, ikinci çocuğunu kaybettiğinden beri ya da daha doğrusu hastanede çalındığından beri. Hayal meyal hatırlıyorum, annem hamileyken evin içindeki neşeyi, babam oğlum olacak diyordu oğlum, annem gururlu, erkek çocuğun neden bu kadar sevindirici olduğunu anlamamış olsam da onları öyle görmek beni de çok mutlu ediyordu. Babaannem ve anneannem de çok sık gelirlerdi ziyarete, ara ara tatsızlıklar yaşansa da ikisinin de ilk erkek torunu olacağından, hemen toparlarlardı durumu.

Doğum gününün ertesi günü her şey bitti. Kurulan hayaller gitti, canlarından can gitti, ömürlerinden ömür gitti. Bir günde annemin saçları ağardı, babam ise kaçtı evden, kendi acısından mı kaçtı, annemin acısına dayanamayacağından mı kaçtı bilmiyorum, tek bildiğim artık bir babamın olmadığı annemin ise sadece bedenen var olduğu. Ben orada oraya çanta gibi taşındım ve belki de,- ki hissettiklerim o yönde-, sırf zorunluluktan yüklendiler beni anneannem ve babaannem. Annem tamamen farklı bir dünyadaydı artık, gözleri beni tanımıyor gibiydi, anne anne diye hıçkırıklarla boynuna atıldığım çok oldu, gözlerinde soğuk bakışlarla geri itti beni. Dünyanın en yalnız ve kimbilir belki de bahtsız çocuğu ben olmalıydım. Genel olarak içimde bir tiksinti birikti hayata karşı diyelim fakat bundan çok çok daha büyük bir depresyon bu.

Şu anda karşımda ve onun beni hala tanımadığını biliyorum. Bakıcısıyla babasından kalan bu evde yaşıyor. Benim ona karşı yapabileceğim bir şey yok, okuyucuya göre bu hareketim gaddar gibi görünse de, iyice düşünseler neler çektiğimi çocukluğum boyunca, annemi neden sadece özel günlerde ziyaret ettiğimi anlayacaklardır ve belki de sırf onlar yüzünden hayatımda çocuk istemeyişimin altında yatan sebebi.

Bu güzel mayıs günü, ben 40 yıldır yalnız olan ve şu an annesinin yanında daha da yalnızlaşan ben, anlamaya çalışıyorum dediklerini. Gözüm arada bir parlak koyu mavi denize dalıyor, çocuk sesleri ve kahkahalar geliyor kulağıma ve aklım fersaf fersah düşünce deryalarına dalmış olarak içimde anneme karşı biriken amansız ve yıkıcı kini durdurmaya çalışıyorum.

Karşısında kim olduğunu bilmeden konuşuyor annem:
-Geçmişimde kötü şeyler yaşadım ben çok kötü. Belki diğer çocuğum için başıma gelenleri yutmalıydım, unutmaya çalışmalıydım, yaşamaya çalışmalıydım. Ama ben kendimi kandıramam ve ben acımı unutamam ve ben yüreğimdeki koca yarayı dağlayamam ve ben hayata karşı sığınılacak bir yerin olmadığını biliyorum, varmış gibi davranamam. Bu bir hak etme ya da hak etmeme sorunu bile değil, bu bir piyango, bu bir test değil, lanet olası bir trajedi, kimin başına geldiğinin önemi yok, iyi ya da kötü olmanın bir önemi yok, seçilmiş olmanın ya da seçilmemiş olmanın bir sonucu değil, diyorum ya sana, bu lanet olası sahnede, rastgele dağıtılan rollerden en acıklısının kura sonucu bana çıkması. Ben yeni doğan oğlunu kaybeden bir anne rolündeyim ve seni tanıyorum, merak etme. Kendi acıları yüzünden anne ve babasının terk ettiği minik kızsın sen, sana da bu rol biçilmiş. Ne zaman meydan okuyacaksın? Ne zaman baş kaldıracaksın? Ne zaman rolünü beğenmediğini ilan edeceksin ve de oynamak zorunda olmadığını? Sahneden ne zaman kendi isteğinle ineceksin? Bu dünyanın kederini, hüznünü ve acısını omuzlarında taşıyan milyarlarca temiz yüreklinin dağlanmış hayatlarının yanık kokusu geliyor burnuma ve sen onlardan birisin. Yanıyorsun, içten içe, dıştan dışa, minik kor alevleri sarmış bedenini ve zihninde zaten söndürülmesi neredeyse imkansız devasa bir yangın. Yanacaksan yan ve bitsin gitsin.

Yanıyor muydum? Bu deli kadın benim annem mi? Doğruyu mu söylüyor? Yanıyor muyum? Şuramda buramda minik kızarıklıklar, bunlar da neyin nesi? Kızarıklıklarım genişliyor, çok acıyor canım çok, gözyaşlarımın söndürebileceği bir yangın değil bu. Bu başkaldırışımın yangını, anarşik bir yangın bu. Gözyaşlarım yanaklarıma dökülemeden buhar oluyor, acımı ve kederimi hissederek yanıyorum, yokmuş gibi davranmadan, kolaymış, unutabilirmişim gibi davranmadan, zihnimi eğlemeden, oyalanmadan geçip gideceğim ve bir daha gelmemek üzere son kez yanacağım. Bana vadedilen cehennemi ilk ve son kez burada yaşayacağım. Saçlarımın kokusu geliyor burnuma, hayır bir saniye bile duraksamayacağım, 40 yılın üzüntüleri var o saçlarda, korkusu, yalnızlığı, üşümüşlüğü, bırak yansınlar o zaman. İlk ve son kez, ilk ve son kez diyorum ve sonrası vız gelir bana. Kimsenin cehennemle beni korkutamayacağı noktaya kadar yakacağım kendimi.

Cayır cayır yandım, yanışımın sesini duydum, gözümün önündeki parlak alevleri gördüm, yanan etin kokusunu duydum, acı ben oldum, sadece bir his olarak kaldım. Sonra o his de gitti, cennetin kapıları aralandı.

Esindaş
, ,

Harflerden Evrene


Merdivenlerden çıkıyorum. Burası teyzemin evi; akıl sağlığının yerinde olmadığını düşünen pek çok akrabanın artık ziyareti kestiği hatta çocuklarının türlü türlü hilelerle mal varlığına konmaya çalıştığı teyzem, bana; her ne olursa olsun başımı dik tutmam gerektiğini söyleyen teyzem, çok yaşamış, çok görmüş, güneşin altında binlerce yıldır yeni bir şey olmadığını diline pelesenk eden teyzem, koca yürekli teyzem.

Kapıyı çaldım, bekledim biraz, artık eskisi kadar çabuk hareket edemiyor. Kim bilir kaç dakika sürecek oturduğu yerden kalkıp kapıyı açması. Begonyalara baktım, hayata ve yıllara inat güçlenen tek şey sarmaşıklar ve ağaçlar olsa gerek diye düşündüm, geri kalan her şey çürümeye ve bozulmaya mahkum. Teyzem açtı sonunda kapıyı, kapı aralanırken acaba bugün kendini kim sanıyor diye geçirdim aklımdan. Buruş buruş olmuş dudaklarına kıpkırmızı ruj sürmüş, gözlerine "eyeliner" çekmeye çalışmış fakat her yere dağılmış, yanaklarına, renk vermek için olsa gerek, ruj sürmüş fakat kırış kırış yanaklarda iki kırmızı leke gibi duruyor. Tırnaklarında yer yer bozulmuş mor renkli oje ve parmaklarında türlü türlü yüzükler. Ellerinin derisi o derece şeffaflaşmış ki mavi damarlar iyice ortaya çıkmış.

İçeriye girdik. Etraf tozlu ve rutubet kokuyor. Çok nadir açar teyzem evin kepenklerini fakat nedense bugün güneşe izin vermiş, ışınlarıyla havadaki tozu iyice açığa çıkaran güneşe.Yıllardır bu şekilde yaşıyor, tek başına, kitaplarıyla başbaşa. Alışverişini uzun zamandır bahçesine bakan bahçıvanına yaptırıyor. Odanın birinde küflü raflara dizilmiş sararmış kitaplarla, insan yüzü görmeden, zaman geçtikçe artan kırışıklıklarıyla tek başına, üç çocuk ve altı toruna rağmen hem de.

Oturduk pencerenin kenarına karşılıklı konulmuş berjerlere. Biraz dışarıyı izledikten sonra mutfağa geçti. Kurabiyeler ve çayla geri geldi. Teyzem aynı zamanda harika tatlılar yapar, bugün kavala kurabiyesi vardı ve ben hemen saldırdım. Hazırım manasında kafasını salladı, bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Çantamdan defterimi ve kalemimi çıkardım ve o anlatmaya başladı:
- Çocukluğumu geçen gelişinde anlatmıştım. Sanırım bugün hayatımdaki daha genel konular hakkında konuşmak istiyorum.

Her zaman böyle değildim ben, bana ne olduysa kitaplar yüzünden oldu, tüm karakterlerin türlü türlü psikolojik acılar çektiği rus yazarların karakterleri. Ergenliğim onlarla geçti ve ben onların dertleriyle büyüdüm. Kadının biri, kendini trenin altına atarak intihar eden bir insana rastlar geldiği istasyonda ve romanın sonunda kendi hayatını trenin altında sonlandırır. Gene bir başkasında, zengin bir tefeci kadını öldüren bir genç, vicdanının ağırlığı altında ezilir ve sonunda da ele verir kendini, öldürme nedeni olan çaldığı parayı ise çoktan atmıştır. Hayali kahramanların hayali acısı bile bana yetti, nereye baksam acı görür oldum, tüm hayatlarda, fakat buna rağmen, hayattaki büyük yanlışlığı ve hatayı daha o yaşlarda görmeme rağmen, ondan kaçtım. Evlendim, çocuklarım oldu, dipten beni dürten garip kaotik acı dışında her şey yerli yerindeydi sanki, ben de herkes gibi kör olabilmeyi başarabilmiş gibiydim, fakat ne bileyim bir şeyleri eksik yapıyormuşum hissinden hiç kopamadım, çocuklarım büyüdü, bendeki nedensiz acaip acı dinmedi. Yıllar geçti, eşim göçtü öteki diyarlara ve çocuklarım terk etti evi ve ben o zaman kendimi tamamen Tanrıya verdim, geri kalan her şeye sırt çevirdim, çogu zaman yemeden içmeden kesildim fakat bir saniye bile O'nun adını anmaktan kendimi geri tutmadım. Onunla konuşabilen tek kişi ben olacaktım, zamanla bu hayatı o kadar kanıksadım ki, aklım tamamen boşaldı, hayat anlamını yitirdi gözümde, çok büyük bir kara deliğin içine düştüm fakat yılmadım ve halen onu çağırmaya devam ettim. Soracaklarım vardı; içimdeki bu bitmeyen derin acının ve hüznün nedenlerini anlatmalıydı bana. Kim olduğumu sordum geceler geceler boyu, ağlayarak yalvararak, cevap gelmedi fakat ben gerçekliği kaybetmeye başladım. Bazen ev ve içindeki her şey şeffaflaşmaya başladı, aynadaki yansımamı bile zor görür oldum, kendimi çimdikleyerek var olduğumu kendime kanıtlama ihtiyacı duydum, emin olamadım gerçi, var mıydım yok muydum? Hıçkırarak kendimi kaybettiğim gecelerden birinde, gökyüzündeki hilalin şekli bozulmuş gibi geldi, yıldızlar da teker teker yere düşüyorlar sanki. Odanın içi düşen yıldızlarla aydınlandı ve ben vücudumda yazıların belirmeye başladığını gördüm, bir gelip bir kayboluyorlardı. Aynaya baktım, yazılar tersti, okuyamadım. Yazıların geçidi hızlandıkça vücudumun her tarafı yazı doldu sonra hepsi ilk kelimeden başlayarak, zincir oluşturarak yerdeki boş kitabı yaprak yaprak doldurdular, yapraklar gözümün önünde hızla çevriliyordu ve bana da bir şeyler olmaya başladı. Gitgide küçülürken diğer taraftan da kara kalemle konturlarımın üzerinden geçiliyordu, aynaya baktığımda çizgi film karakterine dönmüş gibiydim, artık etten ibaret değildim, benim karbon bazlı olmam sanki kurşun kalemin karbonundan dolayıydı. Bu halimi sevdim ve korkmadım hiç, artık çürüme ve bozulma gibi bir korkum yoktu. Sonra ben de kitabın içine girdim, benim de bir karakter olduğumu fark ettiğimde yaratıcı Tanrımla buluştum.

O konuşmasını bitirdiğinde karşımda teyzem yoktu, benim elimde bir kitap vardı ve ben sonuna gelmiştim. Ev kimin eviydi anlayamadım, kendi evim mi, teyzemin evi mi? Kafamdaki düşünce treni hızlıca durdu ve büyük sessizlik sardı her yeri. Ben kimdim hatırlayamadım. Çevreme baktım, tanıyamadım, bir yerlerden çok güzel bir melodi geliyordu kulağıma, o kadar tanıdık ki fakat daha önce nereden duyduğumu çıkartabilmem mümküm değil, içten içe biliyorum. Melodi her yere dağıldı, duvarlar, koltuklar, masa her yeri melodi kapladı, oradan içime girdi notalar. Artık ev ve ben tek bir melodiydik. Kaynağını bulmaya çalıştım, nafile ve ben dönüşmeye başladım, inceldim, metalleştim, bas gitar tellerine dönüşürken Tanrıyı gördüm ve ben yaratılışın müzik defterindeki notalar olduğumda, kucaklaştım O'nunla. Sormama gerek kalmadı kim olduğumu. Sevinç gözyaşlarım nağmelerde saklı.

Esindaş
, ,

Kuklalar


Merkeze arabayla 20 dakika uzakta yaşıyorum. Bu mahalle tutunamayanların mahallesi gibi gözümde. Hayattan kopmuş, inzivaya çekilmiş ve insanlardan ve onların zehirli dillerinden, kibirli işlerinden kaçanların mahallesi. Belki de en çok bu yüzden bu kadar seviyorum burayı. Mütevazı ve güzel insanları için. Artık bir hırsları kalmamış, aidiyetleri de ne de sorgulamaları, yaftalamaları, yakıştırmaları, ezmeleri, dedikoduları, yalan sırıtışları, sinsi soruları, haset bakışları, baştan aşağı süzmeleri. Herkes "insan" olmuş bu sessiz mahallede ve ben sizin "yaşamak" adını verdiğiniz, benimse "sürünmek" dediğim eylemi, burada, hayatımı küçük bir noktaya indirgeyerek, bağlılığımı gökteki yıldızlara sunarak, topraktan gelip toprağa döneceğimi bir an olsun aklımdan çıkarmadan, her türlü canlıya en az zararla sonlandıracağım. Ki bunu çok öncesinde yapabilecekken, L. dede yüzünden beklemek zorundayım.

Çocukluğum merkezdeki eski rum evlerinden birinde geçti. Ev babamın büyük babasından kalmış babama. Her şeyiyle taş ve ahşaptan yapılmış bir evdi o sokaktaki diğer evler gibi sarmaşıklar, begonyalar çıkardı duvarlarına, her yıl itinayla budaması yapılan sarmaşıkların, evi tamamen kaplamasına izin verilmezdi ve biz ne bileyim mutluyduk, çocuktuk ve mutluyduk ya da herkes insandı ve mutluyduk hangisi bilmiyorum fakat güzel yıllardı. L. dede'nin evi de bizim sokaktaydı, şimdi bakımsızlıktan pencereleri harap olmuş ve neredeyse her tarafını sarmaşık kaplamış, merkeze indiğimde ara ara bakarım o eve, kafamdaki soru işaretleriyle, cevap isterim yıkılmak üzere olan ve neredeyse bana boş gözlerle bakan meczup evden. Ürkütür beni, hem de çok.

L. dede ahşap naht sanatında peşinde koşulan bir üstatdı. Evine girdiğinizde mis gibi ahşap kokusu dolardı içinize, tavanlar, yerler, duvarlar ahşaptı ve üzerinde çeşitli nakışlar ve yazılar vardı. Ne tarafa gözümü çevirsem ayrı bir güzellik görürdüm, yazılar bilmediğim bir alfabeye aitti sonrasında onun göktürkçe olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Keşke daha çok soru sorsaydım L. dedeye, daha çok öğrenmeye çalışsaydım. Mahalledeki çocuklar arasında neredeyse bir tek benimle konuşurdu. Onunkisi tam bir münzevi hayatıydı ve şimdi bildiklerimden sonra onun için başka türlüsünü tahayyül edemem, henüz olgunlaşmamış insanlığın onu bir deliye tıkayacağımdan eminim.

Bir gün gene evine gittim, çok hastalanmıştı L. dede. Nefes alıp vermekte zorlanır gibiydi gene de atölyesinde, kendini tamamen işine vermiş, çalışıyordu, geldiğimi fark etmedi bile. L. dede diye seslendim kısık bir sesle, elindeki önce çekmeceye koymaya çalıştı sonrasında bundan vazgeçerek bana döndü; "erken geldin, çocuk, bunları sana bitirdiğimde gösterecektim, gene de belki iyi oldu, ne olur ne olmaz, gel karşıma geç ve bir müddet sessizce bekle beni ya da dur dur bir çay koy mutfakta ve de biraz atıştırmalık hazırla, uykusuz çalışıyorum bunları bitirmek için ve çok acıktım, sonra kap gel onları, olur mu?" dedikten sonra, benden cevap beklemeden çalışmasına geri döndü. Ben usulca mutfağa gittim, çay koydum ve salonda oyalandım çay demlenene kadar, iki bardak çay ve çekmecelerde bulduğum bisküvilerle geri geldiğimde L. dedenin elindeki iş bitmişe benziyordu.

Beş tane ahşap kukla yanıbaşımdaki koltukta oturuyordu, o kadar canlı bakıyorlardı ki bir an korktum onlardan sonra bakışlarında değişik bir şey fark ettim. Nasıl anlatsam bilmiyorum, insanın içini görüyorlaşmışcasına derin bakışlardı onlarınki ve de masum ve de hayat dolu, korkusuz, cesur. Çayından bir kaç yudum alıp tabaktaki bisküvilerden zoraki yedikten sonra konuşmaya başladı:
-Şimdi hem kulaklarını hem zihnini aç ve beni iyi dinle. Senin için ahşaptan beş tane kukla yaptım çocuk. Bu kuklalar erdemli bir insanda olması gereken 5 özelliğin temsilcileri. Birincisi adalet, ikincisi sevgi, üçüncüsü iyilik, dördüncüsü mütevazilik beşincisi doğruluk. Hayatın boyunca başına bir sürü şey gelecek çocuk, ne zaman doğru yoldan sapsan ve erdemleri eğip büksen, buradaki kuklaların başı önüne düşecek, rengi soluklaşacak ve gitgide cansızlaşacak, tamamen ölüme terketmiş olacaksın. İşin aslında onlar senin değişik ruh hallerinin yansımaları, kendinin içsel adaletini, iyiliğini, kötülüğünü, kibrini, mütevazılığını, doğruluğunu yalanını onlarda göreceksin. Şu anda ne kadar canlı ve güzel bakıyorlar değil mi? Sen yaşlandıkça böyle olmayacak, sen hayatta başına gelenlerin yükünü taşıyamayıp başkasına taşıttırmaya çalışabilirsin, terazinin ibresinin ucunu kaydırabilirsin, makamın için yalan söyleyebilirsin, senden olmayanları küçük düşürmeye çalışabilirsin, insanların inançlarına karışıp herkesi kendin gibi görmek isteyebilirsin, kendinden olmayanları aşağılık ilan edip taşlattırabilirsin, her kul güçle ve parayla bu konuma gelebilir. Sen sen ol sakın yolundan sapma! Ne şanslısın ki sana, yolunun kötülüğünü, yansımaların söyleyecek. Aç, makama ve paraya düşkün insan kuklaları bunu yapamaz, onlar şakşakcıdır. Senin kuklaların ahşaptan ve sadece doğruyu duyacaksın onlardan.

O zamanlar hikaye dinler gibi dinlemiştim L. dedeyi ve kukla hediyelerim için sevinçten ağzım kulaklarıma varıyordu, onların hayatımda ne derece önemli olabilecekleri konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Yanımdan ayırmadım onları ve yıllar yıllar boyunca, her hata yaptığımda, onlara bakarak yolumu düzelttim ve tanrım neler neler yapmadım ki! Fakat gene de her halükarda erdemlerimi şu yaşıma kadar koruyabildim Eski mahallemden hiç kimse L. dedeyi hatırlamıyor, L. dede bir melek miydi bilmiyorum, bir aracı ya da sadece benim vicdanımın dışa vurulmuş sözcüsü mü? Bunu kestiremiyorum, fakat şimdi baktığımda, şu zamanda, altın ve gümüş, oğul, davar ve mal için erdemlerin bir kenara çöp gibi atıldıklarını onlara tükürüldüğünü, ayaklar altında ezildiklerini, küfredildiklerini ve gene tüm bu yıkıcı eylemlerin yeni, güç budalası, şöhret delisi, paragöz, küfürbaz insanlar tarafından uydurulmuş "yeni erdemler" adı altında yapıldığını görüyorum.

Şu andaki mahallemde oturanların başından buna benzer şeyler geçmiş. Bir L. dede olmasa da, onların karşısına çıkan tek bir iyi insan, onları düzeltip, kendini uçuruma sürükleyen sürüden ayrılmalarını sağlamış. Biz buradayız ve kollarımızı açmış bekliyoruz iyilik için, adalet için, mütevazilik ve sevgi için, doğruluk için.

Kuklalar kendi hayatımı sonlandırmama engel oluyor. Çünkü L. dede gitmeden önce bana şöyle söylemişti:
- Bir gün vaden gelmeden hayata doyacaksın. Eğer ki boşluğa düşüp kendini yok etmeye çalışırsan kuklalar erdemlerle beraber küçülerek toza dönecekler. Onlar dünyaya yayılana kadar bekle. Ne zaman ki genişleyecekler ve oradan dünyaya yayılacaklar, yine ve yeniden iyiliğin hanedanlığını geri getirmek için, o zaman senin vaden dolmuş demektir, göçebilirsin dünyadan.

Ve ben o günü bekliyorum.

Esindaş
, , , ,

Tam Şuramdaki Keskin Acı


Sonra ne olacak dedim peki ya sonra, ondan sonra, ya en sonra?
Sonrası yok dedi, ben bu kadarım.
Peki ya tam şuramdaki keskin acı
o ne olacak dedim,
acıtacak mı hep canımı?
Cevap vermedi.
Aldım elime hançeri,
kesip acıyan yerimi,
avuçlarına bıraktım
ve gittim,
bitene kadar damarlarımdaki kanım
gittim ve böylece
bir daha geri dönemedim.

Esindaş